نماز جمعه

Muttakilerin Özellikleri (35)

Hamburg İslam Merkezi Başkanı ve İmamı

Hüccetül İslam Dr. Muhammed Hadi Müfettih

Konu: Muttakilerin 32 Fazileti: İbadetde Huşu (saygıyla birlikte ürperti) içinde olurlar

Hamd Alemlerin Yüce Rabbi olan Allah’a olsun. Bizi doğru yola hidayet eden odur. Eğer O’nun hidayeti olmasaydı doğru yola gelmeyecektik. Ona iman ediyoruz. Ona güveniyoruz, Ona tevekkül ediyoruz, Ona ibadet ediyor ve Ondan yardım ve medet talebinde bulunuyoruz. Salat ve selam ise kalplerimizin mahbubu, nefislerimizin munisi, günahlarımızın şefaatçisi ve hastalıklarımızın tabibi sevgili Peygamberimiz Hatemul Enbiya, Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed Mustafa ile risaletinin ve ilminin varisi ve sünnetinin muhafızı olan mutahhar Ehl-i Beyti ile mücadele ve dava arkadaşlarından seçkin Ashabının üzerine olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi ise tüm Müslümanların ve bilhassa burada hazır bulunan muhterem bacılar ve değerli kardeşlerin üzerine olsun

Muttakilerin Faziletlerinden

وَخُشُوعاً فِي عِبَادَةٍ،

İbadetde Huşu (saygı ve huzuru kalp ile birlikte ürperti) içinde olmak.

İnsan başta namaz olmak üzere ibadetlerinde Allah’ın azameti, gücü, kudret, rahmet ve merhameti karşısında tam bir edebi İhtiram, gönül huzur ve kalbi ürpertiyle ibadet etmelidir. Bu haleti ruhiyenin karşıtı hiç bir şekilde etkilenmeyen ilgi, edep ve haşyetten yoksunluk hali olan kalp katılığıdır. İlmi dilde kalbi kasavet olarak adlandırılmaktadır.

Sözlükte “sessiz ve sakin durmak, alçak gönüllü olmak, Hakk’a boyun eğmek; yumuşaklık, kolaylık” gibi anlamlara gelen huşû‘ kelimesi, terim olarak Allah’ın huzurunda olduğu bilinciyle tevazu gösterip boyun eğmeyi ifade eder. Hudû‘ da (الخضوع) aynı mânaya gelmekle birlikte bu kelime daha çok bedenle gösterilen alçalmayı ve boyun eğmeyi, huşû ise bu nevi hareketlerle dışa yansıyan kalpteki sükûnet ve tevazu halini ifade eder. Huşûnun esas itibariyle içten gelen ve muhatabın heybetinden kaynaklanan mânevî ve ahlâkî bir hal olmasına karşılık hudû‘ zorlama sonucunda mecbur kalınan bir boyun eğme de olabilir. Nitekim kelime Kur’an’da bu anlamda geçmektedir (eş-Şuarâ 26/4).

اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ

Biz istesek onlara gökten bir mûcize indiririz de derhal ona boyun eğerler.

İslâm âlimlerinden bazıları huşûun korku gibi sadece mânevî (kalbe mahsus) bir hal, bazıları sakin ve vakur olmak gibi beden ve organlara ait bir tavır, bazıları ise hem kalp hem de bedenle ilgili bir durum olduğunu düşünmüşlerdir. Gerçekte huşû kökleri kalpte, belirtisi bedende olmak üzere bu iki çeşit fiili de kapsamaktadır. Kalple ilgili olan yönü, Allah’ın azameti karşısında kulun büyük bir saygı hissiyle edep haline geçmesi; hariçle ilgili yönü ise bu saygı ve edep duygusunun organlara yansımasıyla sükûnet ve vakar ifade eden bir görünüş, duruş ve davranış sergilemesidir:

التّوَاضُعُ في الصَّلاةِ، وَ أن يُقْبِلَ الْعَبْدُ بِقَلْبِهِ كُلِّهِ عَلَى رَبِّهِ

Namazda kulun tevazu göstermesi ve tüm kalbiye Rabbine yönelmesidir.

Kur’anda ve hadislerde Huşu

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ؛ الَّذِینَ هُمْ فِی صَلاتِهِمْ خاشِعُونَ

“Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir; Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar;”

“Namazda derin saygı hali yaşamak” kurtuluşun imandan sonraki ilk şartı olarak gösterilmiştir. Daha yakından bakıldığında bu âyette kurtuluşun şartlarından ikisine işaret edilmektedir. Namaz ve huşû. Bununla birlikte asıl vurgunun “derin saygı” diye çevirdiğimiz huşû kavramına yapıldığı görülmektedir. Taberî buradaki huşû kelimesini, “kulun namaz kılarak Allah’a itaatini, saygısını sergilemesi, namaz kılmak suretiyle Allah’ın emrini yerine getirmesi” şeklinde açıklar. Kuşkusuz namaz İslâm’ın temel ibadetlerinden biri ve kulun Allah’a yönelişinin, O’nunla birlikteliğinin en anlamlı ifadesidir. Sonuç olarak âyette ibadetin kurtuluşa götürebilmesi için hem formunun hem de içeriğinin önemine işaret edilmiş bulunma

Zümer suresi 23. Ayeti kerimede ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

“Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi. Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra yine Allah’ı anmaya yönelerek bedenleri ve kalpleri huzura kavuşur. İşte bu kitap, Allah’ın bir rehberi olup dilediği kimseyi onunla doğruya yönlendirir; ama Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. „

Kur’an, hem ifade ve üslûbuyla hem de içeriğiyle okuyucuyu derinden etkiler; yerine göre korkutup kaygılandırır, yerine göre sevindirip ümitlendirir. Hatta âyetlerindeki ses-anlam uyumu dolayısıyla Kur’an, mânasını anlamayanlar üzerinde bile bu etkisini gösterir.

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟

“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.

Onlar kesinlikle rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilen kimselerdir. „

Kur’ân-ı Kerîm’de, rahatlık ve bolluk kadar sıkıntı ve darlık da bir hayat gerçeği olarak gösterilmiş (Bakara 2/155), Hz. Peygamber’e hitaben, “Azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret” buyurulmuş (Ahkåf 46/35); Allah yolunda cihad eden müminlerin yiğit, sebatkâr ve kararlı tutumlarından verilen örnekle (Bakara 2/249-250) sabrın, zorluklar karşısında âcizlik gösterip sıkıntılara teslim olmak anlamına gelmediğine; aksine, Allah’ın inâyetine güvenerek güçlükleri aşma iradesini göstermek olduğuna işaret edilmiştir.

Hadislerde Huşu

Namaza dururken bütün organlarımızla ve derin bir saygı ve tevazu ile namaz kılmalıyız. Konuyla ilgili olarak İmam Ali hazretleri şöyle buyurmaktadır:

– لِیَخْشَعْ لِلّهِ سُبْحَانَهُ قَلْبُکَ، فَمَنْ خَشَعَ قَلْبُهُ خَشَعَتْ جَمِیعُ جَوَارِحِه (غررالحکم، ج۵، ص۴۶۰)

Kalbin Yüce Allaha karşı derin bir saygı içerisinde olmalıdır. Kalbi huşu içerisinde olan kimsenin tüm organları da huşu içerisinde olur. ( Ğüreru’l Hikem c 5 s460)

Yine başka bir hadiste şöyle denilmektedir.

– إیّاکُمْ وَ تَخَشّعِ النّفَاقِ وَ هُو أنْ یُرَی الْجَسَدُ خَاشِعاً وَ الْقَلْبُ لَیْسَ بِخَاشِعٍ؛

“Munafıklıktan uzak dur. O da şudur beden derın saygı göstermekte ancak kalp saygılı değldir. ( Biharu‘l Envar c 74 s 164)

Allahin veli kulları her halukarda ve bilhassa ibadette tam bir huşu ve urperti içerisinde olurlar. Yanlızca Allahtan korkarlar. Allah Musa ve Haruna şöyle buyurdu. “ Dostlarım bana karşı huşu, huzur ve ürperti ile süslenmişlerdir.„ ( Biharu’l Envar c 13. S 49)

„“Allah Resulü namaza durduğunda, Allaha karşı duyduğu ürpertiden rengi sararıp soluyordu, yanık bir sesle niyaz ve münacatta bulunuyordu. İmam Ali de namaza durduğunda bedeni titriyor ve rengi soluyordu. „ (Biharu’l Envar c 81. S 248)

Manevi namaz Alinin kıldığı namazdı

Onun canı Hakkın nurundan parlıyordu

Konuyla ilgili olarak İmam Caferi Sadık (a.s) babası İmam Muhammed Bakır (a.s) dan şöyle rivayet etmektedir.

َانَ عَلِیُّ بن الحُسَینِ إذَا قَامَ في الصَّلاةِ کَأنّهُ سَاقُ شَجَرَةٍ لا یَتَحَرّکُ مِنْهُ شَیءٌ إلّا مَا حَرّکَت الرّیحُ مِنهُ

“İmam Zeynu’l Abidin namaza durduğunda rüzgarın hareket ettirdiğinin dışında, bir ağaç gövdesi gibi hareketsiz kalıyordu.“

Büyük İslam âlimi ve evliyanın üstünlerinden olan Cüneyd-i Bağdadi hazretleri buyuruyor ki: “Yunus aleyhisselam gözleri görmeyinceye kadar ağladı. Beli bükülünceye kadar namazda ayakta kaldı. Kuvvetsiz kalıncaya kadar namaza devam etti. Sonra (Ya Rabbi! Eğer seninle aramızda ateşten deniz olsa da onu aşar ve sana gelmeye çalışırım) dedi. İşte sevgi böyle olur!”

İbadet tam bir huşu huzur ve teveccüh ile eda edildiğinde değerlidir. Huşu ve huzursuz yapılan ibadet bir mükellefiyeti eda etmekten öteye bir kıymet ifade etmez. Böylesi bir ibadet sahibinin güçlü bir iman ve yakinden yoksun olduğunu yansıtmaktadır.

Konuyla ilgili olarak İmam Caferi Sadık Hazretleri şöyle buyurmaktadır.

لا إیمَانَ إلّا بِالْعَمَلِ وَ لا عَمَلَ إلّا بِالْیَقِینِ وَ لا یَقِینَ إلّا بِالْخُشُوعِ

“Amelsiz iman olmaz, yakinsiz amel olmaz, huşusuz yakin olmaz„

Müminlerin huşuu (ürpertiisi) namazın ruhudur.

Bu huşu Allah ile sırdaş olmak anlamındadır

Eğer canu gönülden Allah ile sırdaş isen

Her daim namazda olduğunu bilmelisin yakinen

Namaz kılanın kurtuluşu huşudadır

Dostların huşuu açlığın ta kendisidir

Allah korkusu, bir insan için hem imanının çok keskin bir göstergesi hem de onun ebedi hayatını belirleyecek çok önemli bir özelliktir. İnsan, ancak ve ancak Allah’tan korkup sakınırsa ahiretteki sonsuz cennet hayatına kavuşmayı umabilir. Bu nedenle Allah korkusunun önündeki muhtemel engellerin öğrenilmesi ve eğer varsa bu engellerden arınılması son derece önemlidir. Bu engeller sırasıyla şunlardır.

Kendini Yeterli Görmek

Kendini yeterli görmek hem küfrün ve hem de isyan ve tuğyanın başlangıcını oluşturmaktadır. Konuyla ilgili olarak A’laq suresinin 5. Ve 6. Ayetlerinde şöyle denilmektedir.

كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ

Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar.

Haddinden fazla iyimserlik ve Allahın cezasını ciddiye almamak

İçlerinde Allah korkusu taşımayan insanların Müslümanlık adına türettikleri kurallar, Kuran’ın hükümlerinden çok farklıdır. Örneğin Kuran ahlakına göre çok önemli olan ve Allah’ın kesin olarak uyulmasını emrettiği bir konu, kendi yüzeysel mantıklarına göre o kadar da fazla önemi olmayan (Allah’ı tenzih ederiz), üzerinde durulmayacak bir konu olarak değerlendirilir. Böylece kendi uydurdukları dinin ölçüleri kendilerine, Allah korkusundan tamamen uzak bir hayat modeli sunar. Allah bir ayette bu insanların bozuk mantığını şöyle bildirmiştir:

“De ki: “Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: “Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?” (Yunus Suresi, 31)

“Allah Nasıl Olsa Affeder” Şeklindeki Düşünceleri

“Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan birtakım ‘kötü kimseler’ geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve: “Yakında bağışlanacağız” diyorlar…” (Araf Suresi, 169)

Ayette de haber verildiği gibi, insanların bir kısmı Allah’ın isteklerine uygun bir hayat sürmemelerine rağmen yine de Allah’ın kendilerini affedeceği düşüncesindedirler. Kuşkusuz bunun en temel sebebi Allah’ın sıfatlarını, adaletini takdir edememeleri ve olayları Kuran ahlakından uzak bir şekilde değerlendirmeleridir. Elbette ki Yüce Allah affedicidir ve kullarının günahlarını bağışlayıcıdır. Fakat bunun nasıl olduğunu Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir:

“Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe, ne kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa Suresi, 17-18)

Ancak Allah korkusundan uzak olan insanlar gizli-açık sürekli uyarılmalarına, hakkı bilmelerine rağmen “nasıl olsa Allah affeder” gibi çarpık bir mantıkla günahları üzerinde ısrarlı davranırlar. Oysa bu, şeytanın insanları aldatmak için kullandığı taktiklerden biridir. Şeytan böyle bir kandırmaca ile insanları her türlü günaha ve sahtekarlığa peşi sıra sürükler.

Dahası Allah bir başka ayette, “Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz” (Mearic Suresi, 28) ifadesiyle insanlardan hiç kimsenin böyle bir garantisinin olmadığını açıkça bildirmiştir.

Kendilerini Cennete Layık Görmeleri

Kuşkusuz Kuran ahlakına uygun olmayan çarpık bir din anlayışının getirdiği ahiret inancı da çarpık olacaktır. Nitekim cahiliye insanlarının büyük bir bölümünün ortak özelliği kendilerini cennet ehli olarak görmeleridir. Birçoğunun öldükten sonra, yaptıklarından sorguya çekileceğine pek kanaati yoktur. Kendilerince böyle bir ihtimal olsa bile, yine de iyi bir sonuçla karşılaşacaklarını düşünür ve bununla kendilerini kandırıp rahatlatırlar. Yahudilerden de bazıları kendilerine sayılı bir kaç günden öteye bir azabın dokunmayacağı kuruntusundan hareketle, çokca yanlış adımlar atmışlar ve atmaya devam etmekteler.

Allah’ı Sevdiğini Söylemeyi Yeterli Sanmaları

Bazı insanların Yüce Allah’ın sonsuz gücünü takdir edememelerinin ve gereği gibi korkmamalarının altında yatan bir başka sebep de, Allah’ı sevdiklerini söylemeleri fakat bu konuda samimi davranmamalarıdır. Çünkü gerçek sevgi beraberinde saygıyı ve Allah’ın beğenmediği şeylerden sakınmayı da getirir. Fakat ilginç olan, bu insanların yaşamlarına ve hareket tarzlarına bakıldığında buna dair hiçbir alamet görülmemesidir. Çünkü samimi olarak Allah’ı seven bir insan herşeyden önce O’nun sınırlarına son derece titizlik gösterecek, O’nun sevip beğendiği şeyleri sevecek, beğenmediği, kınadığı, sakındırdığı şeylerden şiddetle sakınacaktır. Kur’anda Peygamberin ağzından ameli yani uygulaması olmayan sevgi hakkında şöyle denilmektedir.

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

Birçok âyette genel olarak peygamberlerin, özel olarak da son dinin tebliğcisi Hz. Muhammed’in bildirdiklerine teslimiyet gösterip uymanın önemi vurgulanmıştır (Kur’an’da Resûlullah’a uymanın gerçek imanı belirlemede temel bir kriter kabul edildiği hakkında bk. Bakara 2/143 ayeti yukarıda zikrettik

Burada da Peygamber’e ittibâ (uyma) Allah sevgisinin ayrılmaz bir parçası olarak nitelenmiş, Peygamber’in gösterdiği yolu gönülden benimsemeyen kişinin Allah’ı sevdiğini iddia edemeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca Resûlullah’a uyma iradesinin ortaya konması, Allah’ın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın ön şartı sayılmıştır. Sadece “elçi” sıfatını taşıyan temsilciyi dahi tanımamanın onu yollayan makamı tanımama anlamına geleceği mâlûmdur. Hz. Muhammed ise, dar anlamıyla bir elçi olmaktan öteye şâri‘ (din sahibi, yüce Allah) tarafından Kur’an’ı açıklama ve bu çerçevede Kur’an’da özel düzenlemeye tâbi tutulmamış hususlarda bağlayıcı bildirimlerde bulunma yetkisiyle donatılmıştır

Allah Gizlinin Gizlisini Bilendir

Allah insanın her türlü halini, kusurlarını, aklından geçenleri, dualarını bilmektedir. O halde yapılması gereken, Allah’a samimiyetle yönelip O’nu dost edinmektir. Allah’a karşı duyulması gereken içli korku, insanı teslimiyetçi ve güzel ahlaklı hale getirerek onu Allah’ın sevgisini kazanmaya, Allah’a yakınlaşmaya teşvik eder.

Kuran ahlakına gereği gibi uymayan insanların korkuları ise daha farklıdır. Onların duydukları korkular geçicidir. Bir sıkıntıyla karşılaştıkları zaman Allah’ın azabını hatırlar, onunla karşılaşmaktan korkarlar. Ama Allah bir deneme olarak onları kurtardığında tekrar eski inkarlarına geri dönerler. Kuran’da bu konuyla ilgili şöyle bir örnek verilmiştir:

“Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ‘gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: “Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız.” Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus Suresi, 22-23)

Görüldüğü gibi, Allah’a iman etmeyen insanların korkuları onlara bir fayda sağlamaz. İman edenlerin aksine, karşılaştıkları olaylardan öğüt alıp düşünmezler. Nitekim Allah ancak “içi titreyerek korkan”ların öğüt alabileceklerini Kuran’da şöyle bildirmiştir:

“Allah’tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. ‘Mutsuz-bedbaht’ olan ondan kaçınır.” (Ala Suresi, 10-11)

Kuran ahlakına gereği gibi uymayan insanlar yukarıdaki ayetlerde bildirilen ikinci gruptandır. Yani Allah’a karşı derin ve içli bir korku duymadıkları için karşılaştıkları olaylar Allah dilemedikçe onları hiçbir zaman doğruya ulaştırmaz.

Allah korkusu olmayan insanlar, her türlü günaha ve ahlaki bozukluğa açıktırlar. Hem Allah’ın bildirdiği din ahlakına uymazlar, hem de zalimce bir tavır göstererek diğer insanları da Kuran ahlakından uzaklaştırmaya çalışırlar.

“Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.” (Al-i İmran Suresi, 102)

Hadid Suresi 16. Ayeti kerimede Allah muminleri huşu ve Alllahtan sakınmaları konuusunda gafilce hareket etmemeleri yönünde uyarmaktadır.

اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِ كْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّۙ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

İman edenlerin, Allah’ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır.

Alimler, müminin kalbinin huşûsuz olamayacağını ve Allah Teâlâ’nın böyle bir sözü ancak gerçek mânada mümin olmayanlar hakkında söylemiş olabileceğini düşünmektedirler. Fakat yaygın kanaat âyetin müminler hakkında olduğu yönündedir. Bu istikametteki yorumları da şöyle özetlemek mümkündür: a) Müminlerden bir grup, bazı konularda mümine yaraşır bir duyarlılık içinde davranmamış ve bu sebeple uyarılmış olabilir. b) Bazı müminler iman şuuruyla hareket etme hususunda büyük mesafe katetmişken zamanla bu özelliklerinde zayıflama görülmesi üzerine eski hallerine dönmeleri özendirilmiş olabilir. c) Âyetlerin ilk muhatapları olan sahâbîler iyi birer müslüman olma ve imanın sıcaklığını kalbinin derinliklerinde hissetme konusunda geriledikleri için kınanmış olmayıp, onlara kemale doğru ilerlerken daha üstün bir mertebeye yaklaştıkları hatırlatılmış ve kendilerini bu seviyeye hazırlamaları için teşvikte bulunulmuş olabilir. Nitekim âyetin devamında, iman neşesi ve heyecanını kazanmanın yanı sıra onu korumanın ve sönmesini önlemenin de çok önemli olması dolayısıyla, bir kısım Ehl-i kitabın yaşadığı olumsuz tecrübeye dikkat çekilmektedir.

Meâlde “Allah’ı anma” mânası verilen kısım “Allah’ın Kur’an’daki öğütleri, Allah’ın onlara yaptığı uyarılar” gibi mânalarla da açıklanmıştır. “İnen gerçek” diye çevrilen kısım genellikle “Kur’ân-ı Kerîm” şeklinde anlaşılmıştır. Her ikisiyle Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği görüşü de bulunmaktadır ki buna göre burada Kur’an’ın önemine yapılmış bir vurgu söz konusudur. Meâlde Ehl-i kitap’la ilgili kısım, bazı müfessirlerin kanaatine uygun olarak ve “Onlara şunu bildir” anlamındaki bir mânatakdir edilerek tercüme edilmiştir. Çoğu müfessir ise bunu âyetin başındaki ifadeye şu şekilde bağlamıştır: “İman edenlerin Allah’ı ve inen gerçeği anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürpermelerinin ve daha önce kendilerine kitap verilmiş, üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmamalarının zamanı gelmedi mi?” Bu ifadede “uzun zaman geçmesi”yle “kalplerinin katılaşması” arasında şöyle bağlar kurulmuştur: a) Peygamberleriyle kendi aralarındaki süre uzadı; b) Dünyaya düşkünlük gösterdiler, Allah’ın buyruklarından yüz çevirdiler; c) Sonu gelmez hülyalar peşine düştüler; d) Daha önceki peygamberler ile Hz. Muhammed arasındaki süre uzadı, böylece kalpleri katılaştı

Bir cevap yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment