Hamburg Islam Merkezi
Delicious facebook RSS ارسال به دوستان baskı Kaydet خروجی XML خروجی متنی خروجی PDF
Haber Kodu : 84856
Yayın Tarihi : 10/8/2015 7:15:35 PM
تعداد مشاهدات : 161

Velayetin İnsan Hayatındaki Önemi

Bin dört yüz yıl önce, dünya Bizans İmparatorluğu ile Sasani imparatorluğu arasında taksim edilmişti. Bu iki siyasi blokun ürettiği ve geliştirdikleri siyasetle ülkeler ve beldeler yönlendirilerek idare edilmekte idi. Cahaletin ve putperestliğin baş alıp gittiği Hicaz beldesi ise aşiret ve kabile savaşlarının dökmüş oldukları kanla maruf bir bölgeydi.


Yazar: Muhammed Avci


Zulüm ve adeletsizlik mazlum ve savunma gücü olmayan insanların yaşama haklarını yok etmişti, halklar kölelik zincirine mahkum edilmişlerdi; zengin ve kudret sahibi olanlar, mazlum insanların sırtından kazanç sağlıyarak saltanat tahtlarını onların umuzlarında devam ettiriyorlardı.

Bu karanlık dönemin aydınlatıcı nuru olan İslam‘ın doğuşu, mazlum ve ezilen insanların ümit kaynağı olmuştu; tarihin bu döneminde ilahi adeletin tecelli etmesi mazlumların kanayan yarasına yavaş yavaş merhem sürmüş onların ellerinden tutarak yaşama haklarına kavuşturmuştu. Sömürgecilere karşı sesini yükseltme cesarteini vermişti.

İlahi adaletin yükselen sesi kısa bir zamanda Arap Yarımadası‘nda hakimiyetini sağlamakla birlik’te Sasani İmparatorluğu‘nun ve Bizans İmparatorluğu‘nun kapısını çalabilecek kadar muktedir olmuştu.

Arap yarımadasının hakim gücü olan Mekke müşrikleri Resuli Ekrem‘in sahibi bulunduğu İslam dini karşısında almış yenilgilerinden, kıskançlık içlerinde yanan bir ateş koru gibi düşmanlık yaratmıştı. Ayrıca müslüman olduklarını iddia eden ikiyüzlüler Velayeti İlahi’ye karşı sönmek bilmeyen kinleri onları yahudilerle gizliden işbirliği yapmaya zorlamıştı. Bunu gören yahudiler kapılarını sonuna kadar açarak müşterek düşmanları olan Hz. Muhammed (s.a.a)’e karşı güçlü bir cephe oluşturma hazırlığı içine girmişlerdi. Gizli ve müşterek çalışmalarında ki hedef peygamberin vefatından sonra velayet ve risalet makamını ele geçirerek Tevratı ve İncili tahrif ettikleri gibi Kur’an’ı da tahrif  ederek eski saltanatlarını İslami surette göstererek devam etmekti.

Bu ümitle yaşarlarken beklemedikleri bir sesin Gadiri Hum mevkisinden yükselmişti. Bu ses Peygamber tarafından velayet mektebinin Ali (a.s)’la devam edeceğinin ilanı idi. İçlerindeki risalet kini onları kasıp kavururken Ali’nin (a.s) velayetinin ilanı onların yarası üzerine tuzla biber serpmiş oldu. Bu yara bazılarının sinesinde bin dörtyüz yıldır halen devam etmekte; her nekadar bu düşmanlığı ilan edemiyorlarsada Ali taraftarlarına olan düşmanlıkları velayete olan düşmanlıklarını ve içlerindeki tarihi düşmanlığı doğrulamaktadır.

Velayetin ilanı ve Gadir mevkisi:
Gadir-i Hum mevkisi Mekke ile Medine arasında Cuhfe denilen bir yerin adıdır. Resuli Ekrem Hac merasimini tamamladıktan sonra Medine`ye doğru hareket eder. Gadir-i Hum mevkisine geldiğinde, Cebrail (a.s) ilahi mesajı getirir ve hacılara ilan edilmesini bildirir. Bu emir üzere peygamber tüm hacıların toplanmasını ister. Munadiler etrafa yayılarak peygamberin emri üzere peygamberin bulunduğu Gadir mevkisinde toplanmalarını bildirirler ve hacılar her ne kadar peygamberle vedalaşarak ayrılmışlardıysa da önemli bir iş olduğuna inanarak geri dönüp Resuli Ekrem‘in etrafında toplanırlar. Bu toplanmanın hedefinde insanların peygamberden sonra takib edecekleri yol, hedef ve rehber’in belirlenerek tayin edilmesi vardı. Ayrıca adalet, güven ve emniyet içinde yaşama imkanını devam ettire bilmeleri için yüce Allah peygamberine daha önceden bildirmiş olduğu Ali’nin velayetinin ilan edilmesini ister. Bu ilan velayet ve risaletin düşmanları tarafından kabul görülmeyeceğinin korkusu olmasına rağmen Allah‘ın emriyle peygamber Ali’nin velayetini ilan eder.

 Ey Resül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kafirler topluluğunu hidayet etmez. 5/67

Ayetin metninde Hira dağındaki Kadir Gecesi’nde ilahi bir emirle gerçekleşen Risalet ve nubuvvet merasimi, beşeriyetin hayatına kıyamete kadar yön verecek hakikattir. Maddi alem ile mana aleminin müştereği olan yeryüzünde gerçekleşen bu merasimde peygamberden sonra devam edecek olan velayeti ilahinin sorumluluğunu taşıyacak olan Ali’nin velayet görevi de bu gecede verilmişti. Zira bu gecede beşer olarak Resuli ekremin yanında sadece Ali (a.s) bulunmakta idi. Mütavatır olarak bize kadar gelen bu tarihi olayı şu hadisi şerif kanıtlamaktadır. ‘’Kadir gecesinde Resuli Ekrem’in nübuvet ve risalet göreviyle görevlenmesi ayrıca Ali`ninde velayat göreviyle görevlendirmesi sonuncunda Şeytan büyük bir ümitsizliğe düştüğünden dolayı merkeb gibi anırmaya başlar bu sesi duyan Ali (a.s) Peygamberden sorar. Bu ses kimin sesidir deyince peygamber velayet nurunun kıyamete kadar devam edeceği kesinleşerek tescil edildiğinden dolayı şeytan ümitsizliğe kapılarak anırmaya başlamıştır; bu ses şeytanın sesidir diye buyurdu.

Gadiri-Hum olayından önce Ali (a.s)’mın velayetinin tescili Kadir Gecesi’nde olduğunu kanıtlayan bir diğer delil ise Beytullah’ta dünyaya gelmiş olmasıdır. Bu olay tavaturen kesintisiz bize kadar gelmektedir. Olay şu şekilde nakledilmiştir: ‘’Fatma binti esed (Ebu Talibin hanımı) Ali`ye hamile iken tavaf etmek için beyte gitmiştir. Ceddi İbrahim (a.s)‘ın dini üzere beyti tevaf etmeye başlar, tam bu esnada doğum sancısı tutar. Utancından mevlasına yüzünü döner ve yalvarmaya başlar: Ya Rab ben ceddim İbrahim`in dini üzere senin beytini tavaf etmekteyim, beni bu toplum içinde utandırma bana yardım et!’’ diye dua eder ve bu esnada Beyt’in duvarının açıldığını görünce ordan içeri girer ve duvar tekrar kapanır. Bu olay Mekke`de yayılır ve Beyt’in anahtarlarının sahibi olan Ebu Talib’e haber verilir. Ebu Talip gelir ama bir türlü beytin kapısı açılmaz, bu olay üçgün devam eder, nihayet Fatma`nın içeri girdiği duvar tekrar açılır ve Fatma binti Esed kucağında bir çocukla dışarı çıkar. Ebu Talip yaklaşır ve çocuğunu kucağına alır, ama çocuk asıl sahibini arar ve nihayet peygamber Ebu Talib’e yaklaşır ve Ali’yi kucağına alır ve kendisinden sonra devam edecek tarihin velayet çizgisini belirleyen şu mubarek sözleriyle Ali (a.s) ‘ın velayetini ilan eder. ‘’Sen benim vasim ve benden sonrada ümmetin velisisin’’

 Ayrıca Ali (a.s) bebekken onu Hazreti Muhammed (s.a.a) yanına alması ve onu kendi nezaretinde tutup onu peygamberi ahlakla terbiye etmesi, onu sinesinde büyütmesi ve gittiği her yere beraberinde götürmesi kendisinden sonra ilahi velayet görevini alacağına açık bir delildir.

Diğer bir delil ise yüce İslam peygamberi risalet ve nubuvvetle görevlendikten sonra yapmış olduğu ilk iş Kureyş’in ileri gelenlerini davet etmiş olmasıdır. Bu davetin metninde var olan hakikat tevhidi akidenin ilanı ve kendisinde sonra bu akideyi devam ettirecek olan Ali (a.s)’ ın velayeti vardı. Yüce İslam peygamberi Kureşlilerden tepki alacağını bildiği halde ilahi emri yerine getirmeyi risalet görevi olduğunun bilinci içinde büyük bir cesaretle ilan eder ve Kureyşin ileri gelenlerinden ciddi bir tepki alır. Yapılan bu ilan ve alınan tepki Ali’nin (a.s) velayetinin tescili Hira dağında yapıldığını göstermektedir. 

Peygamberi Ekrem her gittiği yere Ali (a.s)‘ı da beraberinde götürmesi Ali (a.s)’ında Hira dağında olması yadırganacak bir olay değildir. Çünkü peygamber onu sinesinde büyütmüş ve yediğinden yedirmiş, içtiğinden içirmiş ve onun elinden tutarak onu büyütmüş, ilim ve güzel ahlakla onu mücehhez kılarak insaniyet mektebine kamil bir insan olmayı Ali (a.s)’ın şahsında cihana tanıtmıştır. Peygamberin bunca hizmet ve emeğinin hedefinde kendisinden sonra velayet makamına Ali (a.s)’ın atanacağını bildiği için ona hizmet ederek yetiştirmeyi ilahi bir görev olduğu bilincile yapmakta idi

Velayet:
Beşeriyetin fıtratında varolan velayet inancı insanın dünyaya attığı ilk adımla başlamıştır. İnsanlık tarihinin olmazsa olmaz gerçeği olan velayet inancı tarih süreci içinde iki ekol olarak devam etmiştir: Beşerin hayatında var olan velayet gerçeği; ya İlahi velayetin gölgesinde veya beşeri velayetlerin tehakumu altında hayatlarını devam ettirmişlerdir. Günümüzde bu çok açık ve net bir şekilde görülmektedir. Ya Amerika`nın velayetini kabullenerek onun şemsiyesi altında hayatlarını şekillendirmekteler veya islam topraklarının bir parçası olan İran’da tecelli eden ilahi velayeti kabullenerek onun gölgesinde hayatlarını şekillendirmiş olurlar. Amerika`nın şemsiyesi altında namaz, oruç, hac, zekat, cihad ve sayire ibadetlerini yapanlar ilahi bir hedefe varamazken; Velayet-i Fakih’in velayet şemsiyesi altında namazını, orucunu, haccını, humus ve zekatını, cihad ve diğer ibadetlerini yapanlar hem kendileri hem ümmetin kurtuluş vesilesi olacaklardır.

Velayetin insan hayatındaki önemi:
‘’Onları emirlerimizle insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet ederler.’’21/73

Yukardaki ayet insanların takip edeceği yolun haritasını ve hak öncüden haber vermektedir. Bu ilahi emir ve öneri birkaç önemli noktaya işaret etmektedir.

Önce İnsanlığın beyni olan İmamete işaret ederek hayatın ancak onunla düzenli hareket edebileceğinin haberini verir. ikinci olarak bölünme ve tefrika ateşinden kurtulmanın reçetesi emirlerin tek merkezden olmasına işaret eder. Üçüncü olarak da ilahi merkezli olan ilahi emirleri insanlara doğru yolu göstermek için ilmiyle amil, takvası ile maruf, cesaret ve metanetile tanınan ve yiğit duruşuyla kafirlerin, fasıkların ve munafıkların kalbinde korku yaratan veliyi fakihin etrafında birlik ve beraberliğin sağlanabileceğ hakikatı bildirilir. Bununla müslümanların kardeşce birbirlerine kenetlenmeleri mümkün olur.

İnsanların farklı yerlerden emir almasıyla dökülen kanın hakkın alınabilmesi ve tefrika ateşinin viraneye çevirmiş olduğu aile yuvalarının imar edilmesi için yüce Allah elçisi İslam peygamberi ile kıyamete kadar devam edecek nesillere şu emri ulaştırmasını ister:

‘’Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın! Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lutfu ile kardeş oluvermiştiniz.Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekte sizi O kurtarmıştı. Allah size ayetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.’’ 3/103

Ayeti dikkatla okuyacak olursak beşeriyetin takib edecek yolu, çizgi ve hedefi açık ve net bir şekilde belirlenmiştir. Velayet makamındaki ilahi görevliye ve onun omuzlarındaki taşımış olduğu Kur’an-i Kerim’e hep birlikte sımsıkı sarılma istenmiştir; zira ümmetin bütünlüğünü ve serbülent olması ancak yaşamakta olan ilahi bir liderin etrafında kenetlenmekle gerçekleşir.

Bilinmeli ki ilahi olmayan kanun ve yasalar, düşünce ve tefekkürler fitne ve fesadın, tefrika ve ayrılıkların, sömürü ve zulmün mayası oldukları açıktır. Ayet ayrıca imamet ve velayetin insan hayatındaki önemine dikkat çekerek, ümmet birliğinin ancak ilahi kanun ve yasalara teslim olmuş Kur’an ve sünnetle hayatını şekillendirmiş bir liderin etrafında tesis edileceğini açıklar. Yani İslami ve insani değerlerin korunma altına alına bilmesi için tek bir Veliy-ül Emr’in şemsiyesi altında el sıkışarak ve kardeş olma ile mümkün olacağının haberi verilmektedir.

Tarih boyunca İslam düşmanları ümmetin birlik ve beraberlik içinde ve kardeşçe yaşamalarının teminatı olan Velayet-i Fakih müessesesini hedef almış ve ümmeti başından vurarak başsız bir beden bırakmak istemişlerdir. Bu hedef doğrultusunda tüm güçleriyle bu müesseseyi ilğa etmek için batıl cephesi muttefikleriyle birlikte çalışmaktadırlar. Ne yazık’ki müslümanlar büyük bir gaflet içinde bu cinayete ortak olmaktadırlar.

Yukardaki ayetin ikinci aşamasının da velayetin insan hayatındaki yerini şöyle beyan eder:

’’Onları emirlerimizle insanlara doğru yolu gösteren önderler kıldık.’’

İlahi önder büyük ve oldukça karanlık bir dünyanın mozaik ve karmakarışık olan  siyasi yelpazeler arasında yolunu kayıp etmiş ve bir arayış içinde olan insanların elinden tutar ve doğru yola ulaştırır. Velayete olan inanç, insanın iç dünyasında güven ve emniyeti sağlayarak onun dış dünyasını ilahi emirlerle onarır; böylece insan güzelliklerin, iyiliklerin ve adeletin sembolü olur.

Velayet makamında bulunan önder, Kur’an’dan aldığı ilhamla insanlığın elinden tutarak doğru ve ilahi olan bir yol üzerinde hareket etmelerini sağlar. İnsanların güven ve huzur içinde hayırlı ve bereketli işler yapmalarına ve onların kurtuluşuna vesile olur. Ayetin üçüncü aşamasında namaz kılma felsefesinin insanların manen her türlü kötülükten ister kötü düşünmeden ister kötü iş yapmadan temizlenme olduğunu açıklar. Mülkiyetin temizlenmesi için helal yoldan kazancı, humusu ve zekatı emr eder. Ayrıca insanın maddi ve manevi değerlerini ilahi elçiler ve velayetle görevli önderlerle denetime alır.

Beşeriyetin hayatında bukadar önemli bir yeri olan velayet ve imametin tayini peygamber tarafından yapılmadığını iddia eden İslam düşmanları ümmet arasında tefrika ateşini yakmışlardır ve böylece ümmet bütünlüğünü bozmuş ve onlara hakim olmuşlardır. Ehl-i Sünnet ve Şia isimleri altında ümmeti ikiye bölmüş olanlar toplumun cehaletinden istifade ederek tarih boyunca düşmanlık tohumlarını ümmet arasında ekmişler ve hala bu fitne ekiciler fitne ekmeye devam etmektedirler. Ama günümüzün aydın ilim adamları ve uyanmış halk kitleleri düşmanların kendi tarlalarına fitne tohumu ekmelerine müsade etmiyeceklerdir.

Ehl-i Sünnet ve Şia kavramlarının türkçe olarak mana edecek olursak her ikisinin bir kabta toplanacağını göreceğiz:

Mesela, Ehl-i Sünnet yani peygamberin emirlerini dinleyen ve onun gösterdiği yolda yürüyen ve emr ettiklerini yaşayanlara denilmektedir. Şia, Peygamberin  yolunda yüryerek ve emrini harfiyen yaşıyarak ve yaşatmak için can pahasına onu koruyarak Kur’an ve Sünnet’e göre hayatlarını şekillendirmiş ve peygamberin emri üzere Ali (a.s) ve evlatlarının yolunu takip edenlere denilmektedir. Bütün İslam muhaddislerinin ittifakla kabul ettikleri bir hadisi şerifle Ehl-i Sünnet’in kimler olduğuna nokta koyalım:

‘’Ben size iki ağır emanet bırakıyorum, bu ikisine sımsıkı sarılacak olursanız benden sonra asla delalete gitmezsiniz: Birincisi Allah’ın kitabı Kur’an-i Kerim, ikincisi ise benim Ehl-i Beytim’dir. Bu ikisi asla ve asla birbirinden ayrılmazlar ta Havzi Kevser’de bana gelinceye kadar.’’

Bu hadisi şerifi Tırmizi, Ebu Davut, Süneni Nebni Mace, Ahmet bin Hambel ve Müslim rivayet etmişlerdir.

Ali (a.s)’ın velayetinin ilanı ve Gadir-i Hum:
Gadir-i Hum hadisesine ve Ali (a.s)’ın velayetinin ilanına şahitlik yapan 109 sahabeden bir kısmının isimlerini zikrederek konunu önemine dikkatleri çekmek istiyorum: Ebu Hureyre, Ebu Leyli Ensari, Ebu Kudame Ensari, Ebu Bekir bin Kuhafe, Usame bin Zeyd, Ubey bin Kabul Ensari, Ummu Gulsum Cevci Nebi, Cabir bin Abdullah Ensari, Ebu Eyyubul Ensari, Zeyd bin Ekrem Ensari, Sad bin Ebi Vakkas, Aişe binti Ebu Bekir (peygamberin hanımı), Abbas bini Abdulmutalip (peygamberin amcası), Abdurahman bini Avf, Abdullah bini Rebi-i, Abdullah bin Abbas, Osman bin Affan, Adi bin Hatem, Ammar bin Yasir, Ömer bini Hattab. 109 ravinin içinden seçerek nakl edilen bu isimler sahabeler arasında ve İslam ümmeti arasında tanınmış ve saygıyla anılan sahabelerdir. İslam ümmetinin kalbinde muhabbet tahtı kuran bu isimler, zilhiccenin onsekizinci gününde ve Gadir-i Hum mevkininde peygamberin 120 bin sahabesinin huzurunda Ali (a.s)’ ın elini tutarak velayetinin ilan etmiştir.

 Bu olay şu şekilde gerçekleşmitir:
‘’Resuli Ekrem öğle namazını kıldıktan sonra yüksek bir yere çıkarak bir hutbe irad etmiştir. Bu hutbede Allah’ın emirlerini kusursuz ve doğru tebliğ ettiğine dair oradaki insanlardan ikrar aldıktan sonra şöyle buyurur: ‘’Acaba ben müminlere kendi nefislerinden daha evla değilmiyim? Oradakiler yanıtladılar: Evet! sen bize bizim nefislerimizden daha evlasın. Bu onaydan sonra Peygamber Ali’nin elini tutarak oradakilerin görebileceği kadar iki el yükseldi herkes Ali`nin elinin peygamberin eliyle birlikte olduğunu gördüler. Sonra Peygamber beşeriyetin hayatında önemli bir yere sahip olan ve kıyamete kadar devamı istenilen tarihi sözünü söyler ve Ali (a.s)’ın velayet ve imametini ilan eder: ’’ Allah’ım! Ben kimin mevlası’isem bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sev, ona yardım edene yardım et’’. Resuli Ekrem bu ilanı üç defa tekrar eder. Ahmet bin Hambel (Hambeli mezhebinin kurucusu) ise peygamber bu ilanı dört defa tekrarladığını nakl eder. Resul-i Ekrem emr olunan ilahi velayeti ilan ederek Risalet ve Nubüvvet görevini tamamlamış olur. Bu ilandan sonra orada bulunan 120 bin sahebe Ali’nin velayetini kutlar ve tebrik ederler.

Bu cihanşumul atamayla insan hayatındaki velayetin önemi ve zarureti beyan edilmiş, insanların takip edecekleri yol haritasını açıklanmış olur.

Hazreti Muhammed(s.a.a) ardından buyurur:
‘’Latif ve habir olan mevlam bana haber vermiştir, benim Ehl-i Beytim ve Kur’an birbirinden Havuzun başında bana gelinceye kadar ayrılmayacaklardır. Bende mevlamdan bunu istemiştim. Dikkatlı olun Kur’an ve Ehl-i Beytim’den önde yürümeyin helak olursunuz; aynı zamanda ondan geride kalmayın yine helak olursunuz.’’ Hazret sonrada ikazda bulunur ve şöyle davam eder: ’’Hazırda olanlar olmayanlara bu emrimi ulaştırsınlar’’.

Velayet inancının tarihe yansıması:
İslam ümmetinin arasında tarih boyunca süre gelen imamet ve velayet konusu önemli bir yer işgal etmiştir. İslam muhaddisleri ve tarihçilerin mutavatır ve sıkke (güvenilir) olarak kabul ettikleri Gadir-i Hum olayını ve hatta gayri İslami olan tarihçilerin yazmalarına rağmen İslam mezhepleri arasında yukardaki ayetin nuzul sebebi hakkında çeşitli görüşler beyan edilerek ümmet arasında derin uçurumlar oluşmuşdur. Bu ayrılıklar nisbi olarak Nübuvvet, Risalet ve İmamet makamına düşman olanların içini rahatlatmıştı. Ancak onların asıl hedefi  Kur’an’i Kerim’i tahrif etmekti, ama Ali (a.s) velayet makamına Gadr-i Hum`da atanması ile onlar hedeflerine kavuşamadılar ve hala bu acıyı çekmekteler.

Asrımızda öz Muhammedi İslam’ın düşmanları karşısında asrımızın velayet mektebinin büyük devrimcisi olan İmam Humeyni ve onun yolunun takipçisi olan ümmetin Veliy-ül Emri İmam Seyyid Ali Hamanei durmaktadırlar. Kur’an’i Kerim’i Tevrat ve İncil’in seviyesine getirmek isteyenler yine yenileceklerdir, çünkü onu bütün canlılığıyla hayata alarak düşmanları yasa boğan ilahi önderler velayet vazifesini yerine getirmektedirler.

İran İslam İnkılabı’yla  yeniden Kur’an’ın hayata alınması, siyasetin onunla şekillemesi İslam düşmanlarına korku saldı, bundan dolayı tek cephede birleşip İnkılabı boğmak istediler. Ama Ali (a.s.)‘ın velayetini canı pahasına korumakta olan müminlerin Emiri Seyyid Ali Hamanei bu planlarını da suya düşürerek İslam’ın sesini yükseltmiştir. Yükselen bu sesin karşısında kriz geçirmeye başlayan velayet mektebinin düşmanları muttefiklerini de yanlarına alarak otuz altı yıldır velayet mektebinin taraftarlarıyla sıcak ve soğuk savaşı devam ettirmektedirler. Ama ilahi bir yardım bu mektebin fedakar erlerine ilimde, teknikte ve teknolojik kalkınmada yardım etmektedir. Basiret ve akıl sahibi olanlar bu ilahi yardımı net bir şekilde görmektedirler.

Hira nur dağından yükselen Velayet Güneşi, bin dört yüz küsür sene sonra İslam ülkelerinden bu defa İran’dan yükselerek yine batı ve doğu bloklarını tehdit edecek kudrette kavuşmuştur

Alıntı: www.welayet.com


Yorum



Başkaları Görmesin
تصویر امنیتی :