Hamburg Islam Merkezi
Delicious facebook RSS ارسال به دوستان baskı Kaydet خروجی XML خروجی متنی خروجی PDF
Haber Kodu : 81646
Yayın Tarihi : 8/29/2015 1:18:08 PM
تعداد مشاهدات : 403

İslamı Tanıma 155 (İslam ve İnsan Hakları 31)


Tarih
: 14.08.2015
Hatip: Hamburg İslam Merkezi Başkanı Ayetullah Ramazani

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Hamd Alemlerin Yüce Rabbi olan Allah’a olsun. Bizi doğru yola hidayet eden odur. Eğer O’nun hidayeti olmasaydı doğru yola gelmiyecektik. Ona iman ediyoruz. Ona güveniyoruz, Ona tevekkül ediyoruz, Ona ibadet ediyor ve Ondan yardım ve medet talebinde bulunuyoruz. Salatve selam ise kalblerimizin mahbubu,nefislerimizin  munisi,     günahlarımızın şefaatçısı ve hastalıklarımızın tabibi sevgili Peygamberimiz Hatem-ul Enbiya,  Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed Mustafa ile risaletinin ve ilminin varisi ve sünnetinin muhafızı olan mutahhar Ehl-i Beyti ile   mucadele ve dava arakadaşlarından seçkin Ashabının üzerine olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi ise tüm müslümanların ve bilhassa burada hazır bulunan muhterem bacılar ve değerli kardeşlerin üzerine olsun.

Başta kendi nefsim olmak üzere hepinizi İlahi takvaya, Allah’ın emirlerine sarılmaya ve yasaklarından ise kaçınmaya davet ediyorum. Takva en iyi azık  cennetin anahtarı ve cehennem  ateşine  karşı  ise  koruyucu  siperdir.


Geçen  haftaki   hutbemizde    İnsan  hakları  evrensel   beyannamesindeki   bazı eksiklikleri  ve tutarsızlıkları   dile  getirmiştik. Bu   günkü hutbemizde ise diğer bazı  eksikliklere  değineceğiz. Bu   deklerasyonun  bir  diğer  eksikliği  ise   bir  çok  maddeleri  arasında   bir  uyumun ve  insicamın  olmamasıdır. Hatta  bazen     bu   maddeler  arasında  bazı  çelişkiler    bile göze  çarpmaktadır.

Örneğin  insan hakları  beyannamesinin  26. Maddesinin  üçüncü fıkrasında  şöyle  denilmektedir.  Anne ve  baba  kendi  evlatlarının   eğitim ve terbiye  biçimini  seçmekte  başkalarına    göre  daha  önceliklidirler. Halbuki,  bu  maddenin  birinci  fıkrasında  temel  eğitimin  zorunlu  olduğundan  bahsedilmektedir.  26.  Madde tümüyle  şöyle:

1- Her şahsın öğrenim hakkı vardır. Öğrenim hiç olmazsa ilk ve temel safhalarında parasızdır. İlköğretim mecburidir. Teknik ve mesleki öğretimden herkes istifade edebilmelidir. Yüksek öğretim, liyakatlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır.
2- Öğretim insan şahsiyetinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla ana hürriyetlerine saygının kuvvetlenmesini hedef almalıdır. Öğretim bütün milletler, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletler’in barışın idamesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3- Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkına öncelikle haizdirler.
Yani  eğer  ebeveyn  çocuklarını   yedi  yaşında  okula  göndermeyip  te  meslek sahibi  olmak için  çıraklığa  gönderirlerse,  böyle  bir  seçimi  yapma  hakkına  sahipmiidirler.?

Söz  konusu  maddenin  üçüncü  fıkrasına  göre  evet   bu  hakka  sahiptir. Ama  birinci  fıkraya   göre  ise  cevap  menfidir. Görünürde   bu  iki  madde  arasında  bir  çelişki  söz  konusudur. Meğer   bu  çelişkiyi  bertaraf edecek   bir  ilave   yorum  yapılmış  olsun..  Bu   uyumsuzluk  3.  madde  ile   18.  Madde  arasında da  göze   çarpmaktadır. Bu  maddeler  şöyle:
Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır. (18. Madde):

Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir.
 Üçüncü  maddede şartlar   ne  olursa  olsun  hayat  hakkının  korunması  üzerinde  durulmaktadır. Ama 18.  Maddede  ise din,  düşünce  ve  vicdan  özgürlüğünden  bahsedilmektedir. Durum  böyle  iken  Hinduizmde  insan  kurban  etmek  dinen  caizdir.  Ancak    deklerasyonun  üçüncü  maddesi  ise   bunu  kesin   bir  şekilde  yasaklamaktadır. Eğer  ek   bir  yorumla  bu  konuya  açıklık  getirilmezse,  bu  iki  madde  arasındaki  çelişki  devam edecektir.
Her  halukarda  kanun  maddeleri arasında  görünürde dahi  olsa   bir çelişkinin  olmaması  gerek. Dolayısıyla genel  bir  yasama  için  vahiyden  yararlanmak  gerek. Çünkü  vahye dayalı   yasamada (teşride)  insanın  varlıksal  tüm  boyut ve  şartları  bütün zaman ve  mekanlarda  mülahaza edilmektedir. Bundan  dolayı  vahiyden  ilham alınarak tedvin edilen  kanun maddeleri  arasında  bir  uyumsuzluk ve  çelişki  söz  konusu   olmaz.   Bu   kural  Kur’an için de  geçerlidir.   Eğer  bu  Kur’an  Allah’tan  başkasından  olsaydı, onda  bir  çok  çelişki ve  uyumsuzluk görecektiniz.  Allah’tan  olduğundan dolayı  Kur’anda  bir  ihtilaf  yoktur ve ebedi  bir  mucize  halini  almıştır.  Konuyla  ilgili  olarak  Nisa  suresi  81.  Ayeti  kerimede  şöyle  denilmektedir. „ Hala Kur’an üzerinde gereği  gibi  düşünmeyecekler mi? Eğer  o,  Allah’tan  başkası  tarafından  gelmiş  olsaydı onda  bir  çok  tutarsızlık bulurlardı.”   Dolayısıyla  eğer   cin ve  ins tüm  varlık  el ele  verseler  Kur’anın  bir  mislini  hatta bir suresinin  mislini  getirmekten acizdirler..  Isra   88. Ayeti  kerimede  ise  konuyla  ilgili  olarak  Yüce  Rabbimiz şöyle  buyurmaktdır:   „De  ki: Andolsun, bu  Kur’an’ın  bir  benzerini ortaya  koymak  üzere  bir  araya  gelseler, birbirlerine destek de  olsalar, onun  benzerini ortaya  getiremezler.” Veya  bir başka  ayeti  kerimede   bu  konuda  şöyle  denilmektedir.  „Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi  bir  şüpheye düşüyorsanız.  Haydi  onun  benzeri bir  sure  getirin, eğer  iddianızda doğru  iseniz Allah’tan  gayri şahitlerinizi (  yardımcılarınızı) da  çağırın.” (Bakara  23)

İnsan  haklarıyla  ilgili   bu  beyannamedeki  bir  diğer   eksiklik veya  tutarsızlık ise şudur: İnsanların  hak ve  özgürlüklerinden   büyük ölçüde bahsedilmiş, ancak bireylerin ve  toplumların  sorumlulukları ve  yükümlülüklerine değinilmemiştir.  Şu  bir   gerçektir ki  toplumsal  yaşamda   her  ne  zaman  bireylere bir  hak  öngörülüyorsa, buna  karşılık  olarak  bir  takım  sorumluluklar ve  yükümlülüklerin de getirilmesi  gerek.  Hukuki  bir  sistemde, bilhassa  insanlar  için    yapılan  hukuki  düzenlemelerde hem  hakların ve  hem de  sorumlulukların  birlikte  zikredilmesi  gerek.  Uluslar arası bir  deklerasyonda   insanların   sorumluluk ve  yükümlülüklerinin cüz’i  bir  şekilde  zikredilmesi  yeterli  değildir. Bu  ibham,   bu  deklerasyonun  başka  maddelerinde de  göze  çarpmaktadır. Örneğin  özel  mülkiyete işaret  eden 17.  Maddede,  devletlerin bir  zaruret gereği, zorunlu  olarak  bireylerden aldığı  vergi ve  harçlara  bir  açıklık  getirilmemiştir. Çünkü   bu durum  özel  mülkiyete  bir  tasarruf ve  müdahele  sayılmaktadır.   Biz  burada  devletlerin  kamu  hizmetleri veya  diğer konularda  toplum  bireylerinden   vergi   almalı veya  alabiliriler  konusunu    tartışmıyoruz.  Bu  konuda  bir   şaffaflığın olması  gerektiğine  vurgu  yapmak  istiyoruz.  Maalesef    bu  deklerasyonda  vergiler ve   harçların   nedeni ve  gereksinimi  konusunda gerekli  olan  izahat  yapılmamıştır.   İslam da  özel  mülkiyeti  meşru  gördüğü  gibi, yöneticiler  tarafından    vergilerin  toplanması da  meşru bir  husus  olarak   teşride  yerini  almıştır.  17.  Madde şöyle

1- Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir
2- Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez

Bu  eksiklikler  ve  zikredilmeyen  diğer  bir  çok   benzeri  husustan da anlaşıldığı  üzere  bu deklerasyon,  insan  hakları alanında  kapsamlı, kuşatıcı ve   sürekli  geçerli  olabilecek  olan  bir  beyanname  olarak   nitelenemez.  Bu deklerasyon  hakkında  yapılan değerlendirmede  farklı  dinler ve  yaşam  okullarının  göz  ardı  edilemeyen   hukuki  yaklaşımlarındaki  farklılıklarını   da göz  önünde  bulundurmak  lazım.  Farklı  din ve  kültürlerin  varlığına  rağmen, insan  hakları alanında bütün  din ve  milletlere  mensup  insanların haklarını  teminat altına alacak  bir  insan  hakları doktrini  (beyannamesini) tedvin etmek  mümkündür.

Kur’anın  ifadesiyle,  İslam’ın  son  ilahi  din  olduğunu  kabul edersek,  Bu dinin gerek diğer  semavi  dinlerin  mensupları ve  gerekse  beşeri  dinlerin  mensupları  veya   hatta  herhangi  bir  dine  mensup  olmayan  insanlara  karşı  hukuki  olarak  nasıl davranılması  gerektiği ve   bütün  insanlık ailesi  mansuplarıyla nasıl  sağlıklı  bir  teamülde  bulunması  gerektiği ve  herkesin  hakkını  nazarı itibare  alan  bir  hukuki  düzenleme  yapmak için  gerekli  olan  programa  haiz  olduğunu da  kabul etmeliyiz. Dünyanın  akıllı ve düşünür  insanları ve  hukukçuları  eğer  gerçekten  adalet, maneviyat, güvenlik, akılcılk ve  ilahi  rahmet ve  ahlaki değerler  ekseninde   kapsamlı  ve  kuşatıcı  bir  hukuk   düzenlemesini amaçlıyorlarsa, bu alandaki  yasama  hakkını  vahiy  yoluyla  Allaha  bırakmaları  veya  başka  bir  ifadeyle  yasamada önceliği Allaha  vermelidirler. İnsan  haklarıyla  ilgili  düzenlemeleri  insanın  onur ve  saygınlığına  uygun  ve tüm  maddi ve  manevi  ihtiyaçlarına  cevap  verecek  bir  nitelikte şekillenmesi  gerek. Gerçek  dışı  yapmacık  ihtiyaçlar  oluşturmak  suretiyle insan  haklarının tedvininin asıl  maksadı ve  rotasından  saptırılmasına  fırsat  vermemek lazım.  Bazen de  kanun  maddelerine  mübhem ve  belirsiz olan  güzel ve  çekici  bir   görüntü  verilerek insan  haklarıyla  ilgili tevdvin sürecine gerçek  dışı mantıksızca yarum ve  anlamların yüklenmesine  tanık  oluyoruz. İnsan  haklarıyla  ilgili kanunların   uygulanmasını teminat altına  alacak  yolları ve  metotları  bulmak, bu  kanunların  tedvininden  daha önemlidir.  Yani  her  kesin  insanca  ve  ahlaki ölçülere  uygun  olarak  yaşamasını,  hak ve hukukna  kavuşmasını  sağlamak lazım..


İnsanlık aleminin akilleri ve düşünürleri insanlığın yaşadığı dramlardan,  trajedilerden, katliamlar ve  kıyımlardan  da  ders  alarak, insanların  dünya ve  ahiret saadetini temin ertmek için din ve  ahlakın özüne  dönüş  yapılması  yolunda  çaba  göstermeleri  gerek. Hukuk  temelinde  haklar ve  sorumluluklar  belirlenmeldir. Bu  meyanda   eğitim sistemi  büyük  bir  rol  oynamaktadır.  Eğitim ve öğretim  ile  ilgili  düzenlemeler ilahi  fıtrata uygun olarak  düzenlemelidir. Bu vesileyle  yeni nesil ve  bilhassa   gençlik kendi  gerçek    kimliğini  tanımış ve  bu  doğrultuda  adım atmış olacaktır. Bireylerin Kendilerin  tanıma ve  kendine  öz güven  sayesinde zinde,  dinamik  ve  maneviyatla  yoğrulmuş bir  toplum   şekillenmiş  olur.  Bu vesileyle    depresyonlara, nihilizme, kimliksizliğe, karamsarlığa ve  kötümserliğe son  verilmiş ve insanların  istidat ve  yeteneklerinin  inkişafıyla  dünyada  cennet denenmiş  olur.






Yorum



Başkaları Görmesin
تصویر امنیتی :