Hamburg Islam Merkezi
Delicious facebook RSS ارسال به دوستان baskı Kaydet خروجی XML خروجی متنی خروجی PDF
Haber Kodu : 80990
Yayın Tarihi : 8/18/2015 2:11:10 PM
تعداد مشاهدات : 136

Suudi Arabistan’daki Vahhabilik tarihi bilinmeden IŞİD anlaşılamaz


Alastair Crooke
Çeviri: Özgür GÖNDİKEN

Bir Britanya memuru olan ve o zaman durumu gözlemleyen Lieutenant Francis Warden şöyle yazdı: “Tüm Kerbela’yı yağmaladılar ve Hüseyin’in mezarını talan ettiler. Olağandışı bir acımasızlıkla beş binden fazla yerliyi gün içinde katlettiler.
“Abdulvahab… 1741’de İbn Suud ve onun kabilesinin koruması altında bir sığınak buldu. İbn Suud’un Abdulvahab’ın özgün öğretisinde algıladığı şey Arap geleneğini ve düzenini devirmekti ki, bu güç elde etmeye giden yoldu. “Tıpkı IŞİD gibi onların da stratejileri işgal ettikleri toplumlara boyun eğdirmekti. Korkuyu öğretmeyi amaçladılar.”
BEYRUT – Irak’ta IŞİD’in sahneye ani çıkışı Batı’daki pek çoklarını hayrete düşürdü. IŞİD’in şiddeti ve Sünni gençlik için aşikâr çekiciliği tarafından pek çoklarının kafası karıştı ve korkutuldular. Fakat bundan da fazlası, “Suudiler IŞİD’in onlar için de tehlike arz ettiğini fark etmiyorlar mı?” sorusunun cevabını merak eden Batılılar Suudi Arabistan’ın hem sorun yaratan hem de anlaşılması güç bu tezahür karşısındaki kararsızlığını fark ettiler.
 
Şu anda bile aşikâr ki, Suudi Arabistan’ın yönetici eliti bölünmüş vaziyette. Kimisi IŞİD’i İran Şiiliği ile Sünni ateşini kullanarak harb ettiği için; tarihi Sünni mirasının kalbinde yeni bir Sünni devlet şekillendirdiği için; IŞİD’in katı Selefi ideolojisi tarafından çekime kapıldıkları için alkışlıyorlar.
 
Diğer Suudiler daha korku dolu ve onlar Abdülaziz’e karşı Vahhabi İhvan İsyanı’nı hatırlıyorlar (Açıklama: bu İhvan’ın Müslüman Kardeşler İhvan’ıyla bir alakası yoktur – lütfen İhvan ile ilgili bundan sonraki tüm referansların Vahhabi İhvan’ına yönelik olduğuna dikkat edin); fakat neredeyse 1920’lerin sonunda Vahhabilik ve Suud içine çekildiler.
 
Pek çok Suudi IŞİD’in radikal doktrinlerinden fazlasıyla rahatsız – ve Suudi Arabistan’ın bazı istikamet ve söylemlerini sorgulamaya başlıyorlar.

Suud ikililiği
Suudi Arabistan’ın IŞİD üzerindeki dahili karışıklık ve gerilimleri Krallığın dogmatik karakterinin çekirdeğinde var olan ve tarihi kökeninde yatan ikililiğe sıkıca tutunarak (ve ısrar ederek) anlaşılabilir.
 
Suudi kimliğinin baskın bölümü Vahhabiliğin kurucusu Muhammed İbn Abdülvahab ile alakalıdır ve onun radikal, dışlayıcı püritanizmine kullanımı İbn Suud tarafından gerçekleştirildi. (İbni Suud, pek çok benzerinin arasında, Necd çöllerinde umutsuzca fakir ve çölde pişmiş Bedevi kabilelerini sürekli yağmalayan ve tartışan ufak bir liderden fazlası değildi.)
Bu şaşırtıcı ikiliğin ikinci bölümü öncelikle Kral Abdülaziz’in devlet olma yolunda 1920’lerdeki çalışmasıyla alakalıdır: Onun İhvan şiddetini (Britanya ve Amerika ile ulus-devlet olarak diplomatik geçerlilik elde etmek için) kontrol altına alma; onun orijinal Vahhabi güdüsünün kurumsallaşması – ve uygun zamanda kabaran petro-dolar musluğun 1970’lerde sonradan kavranması, dengesiz İhvan akımını ihraç ederek evden uzaklaştırmak için Müslüman dünya boyunca vahşi bir isyan yaymaktan ziyade kültürel isyanları yayma.
 
Fakat bu “kültürel isyan” uysal bir reformculuk değildi. O Abdulvahab’ın kendisine göre algıladığı bozukluk ve inançlardan sapmaya duyduğu Jakoben benzeri nefretine dayanan bir isyandı, bu yüzden onunki İslam’ın tüm sapkınlık ve putperestlikten arındırılması çağrısıydı.

Müslüman sahtekarlar
 Amerikan yazar ve gazeteci Steven Coll 14. asır bilgini İbni Teymiyye’nin bu sade ve tenkitçi müridi Abdulvahab’ın zevki, sanatı, tütün kullanımını, esrar içimini, Arabistan üzerinden ibadet için Mekke’ye giderken davul çalan Mısırlı ve Osmanlı soylularını nasıl hakir gördüğünü yazdı.
 
Abdulvahab’a göre, bunlar Müslüman değildi; Müslüman kılığına girmiş sahtekârlardı. Ya da, aslında, yerel Bedevi Arapların davranışlarını daha iyi buldu. Onlar evliyalarını onurlandırarak, mezar taşları dikerek ve batıl inançlarıyla (mezarlar ve bilhassa ilahi kabul edilen yerlere saygı gösterme) Abdulvahab’ı kışkırttılar.
Tüm bu davranışlar, Abdulvahab tarafından bidat yani tanrı tarafından yasaklanmış ilan edildi. Kendisinden evvelki Teymiyye gibi, Abdülvahab Peygamber Muhammed’in Medine’de kaldığı zamanın ideal Müslüman toplumu (zamanların en iyisi) olduğuna ve tüm Müslümanların bunu taklit etmeye özenmesi gerektiğine (özellikle Selefiler) inandı.
 
Teymiyye Şiilere, Sofilere ve Yunan Felsefesine harb ilan etti. Açıkça peygamber mezarını ziyaret etmeyi ve onun doğumunu kutlamaya karşı konuştu; bu gibi davranışların Hıristiyanların İsa’ya tanrı olarak tapmaları gibi (putperestlik) bir sapkınlık olduğunu açıkladı. Abdülvahab tüm bu ilk öğretileri, bu İslami çıkarımı kabul etmesinin inananda oluşturduğu ‘herhangi bir şüphe ya da tereddüt’ün ‘bir kişiyi kendi mülk ve dokunulmazlığından mahrum etmesi gerektiğini’ belirterek asimile etti.
 
Abdulvahab’ın dogmasının temel inançlarından birisi tekfir fikrinin anahtarı oldu. Tekfir doktrini altında, eğer aynı tür Müslümanlar mutlak otoriteye ki, bu kraldır, aykırı aktiviteler içersinde yer alırlarsa Abdulvahab ve müritleri onları kâfir kabul edebilir. Abdulvahab ölüleri, evliyaları ve melekleri onurlandıran her Müslüman’ın şiddetle aleyhinde bulundu. Bunları yalnızca Allah’a tam bağlılığa aykırı fikirler olarak kabul etti. Bu yüzden Vahhabi İslam evliya ve sevilen ölülere duayı, mezarları ve özel camileri ziyareti, dini bayramları ve peygamberin doğumunu kutlamayı yasaklar ve dahası mezar taşı kullanmayı men eder.
Buna uymayanların öldürülmelisi, karıları ve kızlarına tecavüz edilmesi ve mallarına el konulması gerektiğini yazdı.”
Abdulvahab somut ve fiziksel olarak gösterilecek bir riayet istedi. Tüm Müslümanların bireysel olarak sadakatlerini şayet bir taneyse halife olan yalnız bir Müslüman lidere sunacaklarını taahhüt etmelerini söyledi. Buna uymayanların öldürülmeleri, karıları ve kızlarına tecavüz edilmesi ve mallarına el konulması gerektiğini yazdı. Ölümü hak eden mürtetler listesinde Şii, Sofi ve diğer Müslüman tarikatları da yer aldı ki, Abdulvahab bunların Müslüman bile olmadıklarını düşünüyordu.
 
IŞİD ile Vahhabiliği ayıran hiçbir nokta yoktur. Muhammed İbn Abdulvahab’ın sonradan ortaya çıkan Tek Lider, Tek Otorite, Tek Camii doktrininin kurumlaşmasıyla aralarında sonradan bir ayrım oluşabilir. Bu üç sütun kesinlikle Suud Kral’ına, resmi Vahhabiliğin mutlak otoritesine ve ilahi kelamı başka bir deyişle “tek cami”i kontrol etmesine işaret etmektedir.
 
IŞİD’in inkâr ettiği ve tüm Sünni otoriteye ait olan bu üç sütun bir ayrımdır; fakat diğer tüm açılardan Suudi Arabistan için derin bir tehlike olan IŞİD Vahhabilikle uyum içindedir.

Kısa tarih 1741-1818
Abdulvahab’ın bu aşırı radikal görüşleri savunması kaçınılmaz şekilde onun kendi kasabasından sürülmesine neden oldu ve bir müddet başıboş dolaştıktan sonra 1741’de İbn Suud ve onun kabilesinin koruması altında bir sığınak buldu. İbn Suud’un Abdulvahab’ın özgün öğretisinde algıladığı şey Arap geleneğini ve düzenini devirmekti ki, bu güç elde etmeye giden yoldu.
Tıpkı IŞİD gibi onların da stratejileri işgal ettikleri toplumlara boyun eğdirmekti. Korkuyu öğretmeyi amaçladılar.”
Abdulvahab’ın doktrinini benimseyen İbn Suud kabilesi şimdi her zaman yaptıkları şey olan komşu köylere baskınlar yapabilir ve onları soyabilirdi. Fakat şimdi bunu Arap geleneği çerçevesiyle değil cihat etiketiyle yapıyorlardı. İbn Suud ve Abdulvahab cihat namına şehitlik fikrini şehit olanlara cennete derhal giriş bahşedileceği şeklinde yeniden tanıttılar.
 
Başlangıçta bazı yerel topluluklar işgal edip egemenliklerini dayattılar. (İşgal edilen yerlilere sınırlı seçim hakkı sunuldu: Vahhabi olmak veyahut ölüm.) 1790’da bu ittifak Arap Yarımadası’nın çoğunluğunu kontrol ediyor ve sıklıkla Medine, Suriye ve Irak’a baskınlar düzenliyorlardı
 
Tıpkı IŞİD gibi onların da stratejileri işgal ettikleri toplumlara boyun eğdirmekti. Korkuyu öğretmeyi amaçladılar.1801’de bu ittifak Irak’taki kutsal kent Kerbela’ya saldırdı. Kadın ve çocukların da aralarında olduğu binlerce Şii’yi katletti. Peygamber Muhammed’in maktul torunu İmam Hüseyin’in türbesinin de içinde bulunduğu pek çok Şii türbesi yok edildi.   
Bir Britanya memuru olan ve o zaman durumu gözlemleyen Lieutenant Francis Warden şöyle yazdı: “Tüm Kerbela’yı yağmaladılar ve Hüseyin’in mezarını talan ettiler. Olağandışı bir acımasızlıkla beş binden fazla yerliyi gün içinde katlettiler.”
 
Suudi devletinin ilk tarihçisi Osman İbn Bişr Necdi, İbn Suud’un 1801’de Kerbela’da katliam yaptığını yazar. Kerbela’da katliam yaptıklarını, insanları köle olarak aldıklarını gururla yazıyor ve sonra alemlerin rabbi olan Allah’a şükrederek yaptıkları için pişman olmadıklarını, küffara aynı muamele yapılacağını ilave ediyor.
 
1803’de Abdülaziz terör ve panik içinde teslim olan Kutsal Şehir Mekke’ye girdi. Daha sonra Medine de aynı kaderi paylaşacaktı. Abdulvahab ve müritleri tüm tarihi anıtları, mezarları ve türbeleri yakıp yıktı. Sona gelindiğinde, Büyük Camii yakınındaki asırlardır var olan İslami mimariyi yok ettiler.
 
Fakat 1803’ün Kasım’ında, Kral Abdulaziz bir Şii tarafından suikasta uğradı ki, bu Kerbela’nın intikamıydı. Oğlu Suud bin Abdulaziz tahta geçti ve Arabistan’ı işgale devam etti. Osmanlı idarecileri daha fazla arkalarına yaslanıp oturamadılar ve imparatorluklarının parça parça bitirilmesini seyredemediler. 1812’de Osmanlı ordusu Mısırlılarla birleşerek mezkur ittifakı Medine, Cidde ve Mekke’den söküp attı. 1814’de Suud bin Abdulaziz ateşlenerek öldü. Onun talihsiz oğlu Abdullah bin Suud Osmanlılar tarafından nihayetinde korkunç bir şekilde idam edileceği İstanbul’a götürüldü. (İstanbul’u ziyaret eden birisi onun sokakta üç gün boyunca aşağılandığını ve sonra asılıp boynu kesilmiş, koparılan kafasının topla ateşlendiğini ve kalbi çıkartılarak kazık saplandığını bildirdi.)
1815’de, Vahhabi güçleri Osmanlılardan yana olan Mısırlılar tarafından kesin bir harpte ezildi. 1818’de Osmanlılar Vahhabi başkenti Dariyah’ı ele geçirip harap ettiği için ilk Suudi devleti ortadan kalktı. Geri kalan birkaç Vahhabi geri çekilerek çölde toplanmaya ve 19. asrın çoğunda orada pasif halde kalmaya mecbur oldu.

IŞİD ile tarihi dönüş
Tarihi hatırlayanlar arasında çınlayan modern Irak’ta IŞİD tarafından bir İslam Devleti’nin nasıl kurulduğunu anlamak zor değil. Aslında, 18. asrın dünya görüşü Vahhabilik Necd içinde sönmedi, fakat Birinci Cihan Harbi’nin kaos ortamında Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde yeniden gürledi.   
 
El Suud 20. asır rönesansında öz ve politik açıdan keskin zekalı ve aynı zamanda parçalanmış bedevi kabilelerini birleştiren Abdulaziz tarafından idare edildi. Suudi İhvan’ı Abdulvahab ve İbn Suud’un evvelki din savaşlarının ruhuna yüklendi.
 
İhvan 1800’lerde neredeyse Arabistan’ı ele geçirecek olan silahlı Vahhabi ahlakçılarının ilkel, vahşi, yarı bağımsız öncü hareketin reenkarnasyonuydu. Daha evvelinkine benzer şekilde İhvan 1914 ile 1926 arasında Mekke, Medine ve Cidde’yi yeniden ele geçirmeyi başardı. Fakat Abdulaziz geniş çıkarlarının devrimci Jakobenist görünümlü İhvan tarafından tehdit edildiğini hissetmeye başladı. 1930’ların sonuna kadar sürecek bir iç savaşa sebep olan İhvan İsyan’ı kralın makineli tüfekleriyle bastırıldı.
 
Abdulaziz için önceki on yılların gerçeği sarsılıyordu. Yarımadada petrol keşfediliyordu. Britanya ve Amerika Abdulaziz’e yaltaklansa da, hala Arabistan’ın tek meşru idarecisi olan Şerif Hüseyin’i desteklemeye meyilliydiler. Suudiler daha sofistike bir diplomatik tutum geliştirmeliydiler.
Haliyle Vahhabizm, cebri devrimci bir hareket ve teolojik açıdan tekfirci arındırmadan muhafazakâr toplum, politika, teoloji ve dini dava hareketine ve ayrıca asil Suudi ailesine ve kralın mutlak gücüne dayanan kurumu meşrulaştırmaya dönüştü.

Petrol zenginliği vahabiliği yayar
Petrolle beraber Fransız akademisyen Giles Kepel’in belirttiği gibi Suudiler Vahhabiliği Müslüman dünyaya yaymayı amaçladılar. Bu Vahhabi İslam, din içindeki farklı sesleri susturan ve tek bir inanç yaran bir harekettir ki, ulusal ayrımların ötesindedir. Milyarlarca dolar bu yumuşak gücün dışavurumuna yatırıldı ve halen yatırılmaktadır.
 
Bu milyar dolarlık sarhoş edici, kuvvetli yumuşak güç yansıması  ve Suudilerin Sünni İslam’ı Amerika’nın menfaatine göre idare etmesiydi (bunun beraberinde Vahhabizm’i eğitsel, sosyal ve kültürel olarak İslami topraklar boyunca iliştirdiğini de dikkate alalım). Suudi Arabistan’ı Batı politikasına bağımlı hale getiren bu bağımlılık, Abdülaziz’in Roosevelt ile bir ABD savaş gemisi üzerinde gerçekleşmiş olan toplantısından (Başkan Yalta Konferansı’ndan dönerken),  bugüne kadar dayandı.
Batılılar Krallığa baktı ve zenginlikten, aşikar modernleşmeden, İslami dünyanın iddia edilen liderliğinden gözleri kamaştı. Krallığın modern yaşamın mecburiyetlerine aklının yattığını ve Sünni İslam’ın idaresinin de Krallığı modern yaşama ikna edebileceğini farz etmeyi seçtiler.
Bir yandan IŞİD sonuna kadar Vahhabidir. Diğer yandan farklı bir şekilde olağanüstü radikaldir. Temelde çağdaş Vahhabiliği düzeltici bir hareket olarak görülebilir.”
Fakat İslam’a Suudi İhvan yaklaşımı 1930’larda ölmedi. Geriledi fakat sistemdeki yerini korudu ve bu yüzden bugün Suudilerin IŞİD’e olan tutumunda bir ikiyüzlülük gözlemliyoruz. Bir yandan IŞİD sonuna kadar Vahhabidir. Diğer yandan farklı bir şekilde olağanüstü radikaldir. Temelde çağdaş Vahhabiliği düzeltici bir hareket olarak görülebilir.”
 
IŞİD bir Medine sonrası harekettir. Peygamber Muhammed’den ziyade benzeşilmesi gereken kaynak olarak ilk iki halifenin davranışlarına bakar ve cebren Suudilerin idari otoritelerini inkâr eder.
 
Suudi Krallığı petrol çağında daha kibirli bir kuruluş olarak çiçeklendiğinden İhvan mesajının cazibesi Kral Faysal’ın modernleşme kampanyasına rağmen temel kazandı. İhvan yaklaşımı pek çok önde gelen kadın, erkek ve şeyhin desteğini kazandı ve hala kazanıyor. Bir bakıma, Usama bin Ladin kesinlikle bu İhvan yaklaşımının sonradan çiçek açmasının temsilcisiydi.
 
Bugün, IŞİD’in kralın meşrutiyetini boş vermesi problem olarak görülmüyor fakat daha ziyade Suudi-Vahhabi projenin gerçek köklerine dönüş problem teşkil ediyor.
Bölgenin Suudiler ve Batılılar tarafından ortaklaşa yönetiminde Batılı politikacılar, Baasçılığa, Nasırcılığa, Sovyet ve İran etkisine karşı çıkan birçok  projeyi takip edip Suudi Arabistan’ın zenginliği, modernleşmesi ve nüfuzunun altını çizerken, Vahhabi hareketin etkisini görmezden gelmeyi tercih ettiler.
 
Hepsinden sonra, daha radikal İslami hareketler Batılı istihbarat teşkilatlarınca SSCB’nin Afganistan’daki düşüşünde ve gözden düşmüş Ortadoğu lider ve devletleriyle savaşta daha etkili olarak algılandı.
 
Öyleyse Prens Bender’in Başkan Esad’a karşı Suriye’deki Suudi-Batı mandası ayaklanmasını yönetmek için vahşi, korkunç, öncü bir hareket yani yeni bir İhvan tipi yaratmasına; IŞİD’e neden şaşıralım? Ve Vahhabilik hakkında bir şeyler bilerek Suriye’deki “ılımlı” ayaklanmaların efsanevi tek boynuzlu attan daha seyrek olması gerektiğine neden şaşıralım? Radikal Vahhabiliğin ılımlıları yarattığını neden hayal edelim? Veya neden “Tek Lider, Tek İdare, Tek Camii; itaat edin veya öldürülün!” düsturunun ılımlılığı veya hoşgörüye yol açabileceğini hayal edebilelim ki?
Öyleyse neden şaşırıyoruz?

 
Ya da belki de asla hayal etmedik.
huffingtonpost



Yorum



Başkaları Görmesin
تصویر امنیتی :