Hamburg Islam Merkezi
Delicious facebook RSS ارسال به دوستان baskı Kaydet خروجی XML خروجی متنی خروجی PDF
Haber Kodu : 75855
Yayın Tarihi : 6/4/2015 5:12:30 PM
تعداد مشاهدات : 455

İslamı Tanıma 143 (İslam ve İnsan Hakları 19)

Özgürlük kavramının suistimaline ve yanlış anlaşılmammasına dikkat etmek lazım. Yani kişi ne kadarda sakat ve yanlış olursa olsun sırf özgür iradesiyle bir seçim yapmıştır diye, bu davranış ve seçimi tasvib etmek veya kabullenmek mümkün değildir

Tarih: 24.04.2015
Hatip: Hamburg İslam Merkezi Başkanı Ayetullah Ramazani

 
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Hamd Alemlerin Yüce Rabbi olan Allah’a olsun. Bizi doğru yola hidayet eden odur. Eğer O’nun hidayeti olmasaydı doğru yola gelmiyecektik. Ona iman ediyoruz. Ona güveniyoruz, Ona tevekkül ediyoruz, Ona ibadet ediyor ve Ondan yardım ve medet talebinde bulunuyoruz. Salat ve selam ise kalblerimizin mahbubu, nefislerimizin  munisi, günahlarımızın şefaatçısı ve hastalıklarımızın tabibi sevgili Peygamberimiz Hatemul Enbiya,  Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed Mustafa ile risaletinin ve ilminin varisi ve sünnetinin muhafızı olan mutahhar Ehl-i Beyti ile   mucadele ve dava arakadaşlarından seçkin Ashabının üzerine olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi ise tüm müslümanların ve bilhassa burada hazır bulunan muhterem bacılar ve değerli kardeşlerin üzerine olsun.

 Başta kendi nefsim olmak üzere hepinizi İlahi takvaya, Allah’ın emirlerine sarılmaya ve yasaklarından ise kaçınmaya davet ediyorum. Takva en iyi azık  cennetin anahtarı ve cehennem  ateşine  karşı  ise  koruyucu  siperdir.


İnsan  Hakları  evrensel beyannamesinin  üçüncü  maddesinde tüm  insanların  yaşam, özgürlük ve güvenlik  hakkına  işaret edilmiştir. Yaşam  hakkıyla  ilgili  olarak geçen hutbelerde  bazı  izahatlarda  bulunduk.  Bu  vesileyle  hayat  hakkının  genel ve  kuşatıcı  bir  hak  olduğu   ve  İslamın da   tüm  bireylerin  hayat   hakkı  üzerinde    önemle  durduğu anlaşılmış    oldu. Bu meyanda  şöyle  bir  soru  gündeme  gelmişti,  eğer  toplumda  başka  insanların  hayat  hakkıyla  oynayan veya  onu yok eden,  onları  yaşamdan   mahrum bırakan ve  kasıtlı  olarak  suçsuz insanları öldürenler  olurlarsa  böyle   bir   durumda,  bu  insanlara karşı nasıl ve  ne  surette   davranmak   ve bunlara  ne  türlü   cezalar  vermek  gerek?  Bu  konuda   mutefekkirler,  hukuçular ve    ceza  uzmanları  arasında    görüş  ayrılıkları  vardır.  Bazıları,  bir  kaç  sene  cezaevine atmakla  yapılan  cinayetin  cezasının  verilmiş  olduğunu  savunurlarken, Buna  karşılık olarak   diğer bazı  hukukçular  başkalarının  hayatına  kıyanlar  için  en şiddetli  ceza  olan  idam  cezasının  uygulanmasını    uygun  görmekteler.  Tabiki  başka  cezaları da  ön  görenler   vardır.


Bu  arada  İslam  açısından   en  önemli ve  öncelikli olan  husus  her  ne  şekilde  olursa  olsun  bazı  kimseler   tarafından gerçekleştirilen  bu  tür   cinayetlerin önünün alınmasının  gerekliliğidir. Çünkü  gerekli  olan  önlemler ve  cezai tedbirler  alınmadığında  bu  canilerin  başkalarının  hayatlarına  kıyması  her an   muhtemeldir.  Dolayısıyla  toplum  düzenini  bozan, asayışı  zedeliyen ve  insanların  hayatını  tehlikeye  atan  bu  tür  insanlar  hakkında vereceğimiz  izahata  dikkatle   ölüm  cezası veya   kısas  öngörülmüştür.

Tabiki  verilen  cezanın  uygulaması   talep ve  yetkisi  maktulun  velisi veya  varisine   bırakılmıştır. Veli isterse  affeder.  İsterse  kan bahasını alır ve  isterse de  mahkemeden  kısasını  talep eder. Ancak  bu  tür  insanlara  hiç  bir   şekilde  toplumda  kendilerini  güvende hissedip    yaptıklarının da  yanlarında  kar  kaldığına  düşünmelerine  fırsat  tanımamak  gerek. İslam şiddetli  cezalar   öngörerek  bu  türlü  cezaların  baş  göstermesini  önlemeyi  ve  insanın  en  önemli  hakkı olan  yaşam  hakkının  korunmasını amaçlamaktadır. Buna  binaendir  ki  Hakk  Teala  tüm  ilahi  şeriatlerde bu  önemli husus  hakkında  insanlardan  taahüt almıştır.  Yani  insanlar  haksız  olarak    başkalarının  hayatına  kıyma  hakkına  sahip  değillerdir.  ‘‘ Haniya, birbirinizin kanını  dökmeyeceksiniz  ve  birbirinizi  yurdundan  çıkarmıyacaksınız   diye  sizden      söz  almıştık. Sonra siz de   bunu    kabul etmiştiniz   ve  buna  ( taahhüde  )  siz de  şahitsiniz“  Bakara  84

İnsan  hakları evrensel beyannamesinin üçüncü  maddesinde   üzerinde  durulan  bir  diğer  hak  da, özgürlük  hakkııdır. Biz  bu   türübünden  özgürlük  konusu  hakkında   çokca  konuştuk.  Bu  bağlamda   hatırlatmamız  gereken husus  şudur,  İslam  insani ve  ilahi  değerleri yaşamak ve  yaşatmak  için özgürlüğü dillendirmekte ve  kayıtsız  şartsız   mutlak  özgürlüğü  insanlar  için  zararlı  bilmektedir. Özgürlük  kavramının suistimaline ve  yanlış  anlaşılmammasına  dikkat  etmek  lazım.   Yani  kişi  ne  kadarda   sakat  ve  yanlış  olursa  olsun  sırf  özgür  iradesiyle     bir  seçim  yapmıştır  diye,   bu  davranış  ve  seçimi  tasvib etmek veya  kabullenmek  mümkün değildir.

İslam  yapılan  seçimlerin insanın   onur ve  manevi  konumuna  uygun  olarak  şekillenmesine  büyük  önem  atfetmektedir. İnsan  onuruna  uygun  bir  karar ve   seçim  tabiki   bireysel ve  toplumsal   günahlar ve   sapmalarla  uyum arzetmez. Her  ne  kadar  bireysel   hata ve  günahlarda  yargı  makamları  hatakar  insanı   muhasebeye   çekmiyorlarsa,  ve kişi hür  iradesiyle  yanlışlık ve  sapıklığı  seçerek kendisini  manevi ve  ilahi   nimetlerden ve    vergilerden mahrum bırakıyorsa da, bu durum  kanun  koyucuların   sefahet ve  ayyaşlıkla    değer  olacak  mutlak  bir    özgürlüğü  makul  gördüğü  anlamına  gelmez. Yani  kendisine  veya  başkalarına   zarar  verecek  işleri  özgürlülk  bahanesıyle  kişinin  yapması  caiz   değildir. Kanunda  bunu  makul  göremez.


Bunun içindir ki   insan  hakları  evrensel  beyannamesinin  29  maddesinin ikinci  şıkkında  şöyle  denilmektedir. “Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece, başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir.

 Bu  maddenin üçüncü  şıkkında ise  şöyle  denmektedir. “Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletler’in amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz. 

Bu  beyanlardan  açık  anlaşılan şudur: Sınırsız  mutlak  özgürlük  dünyanın  hiç  bir  yerinde ve  hiç  bir  hakimiyette  tarif edilmiş  değil. Hatta  bireysel  özgürlükler  konusunda dahi,  bu  özgürlüklerin  kullanılmasının  başkasnın rahatsızlığı ve  zarararına yol açmaması  üzerinde  durulmuştur.


Anlatılanlara  ilaveten İslamda  bir  hususun  daha  altı  önemle  çizilmektedir.  Her  ne  kadar  insan  bireysel olarak  özgürse de, bu  onun  yaptığı  her şeyin  takdir  edilip hoş  görülmesi  anlamına  gelmez. İnsan bireysel özgürlüğünü  kullanarak, ilahi, insani ve  ahlaki  sınırları ihlal  ederek  kendini  bir  çok nimetten, bu cümleden  deruni  huzur,  kalp sükuneti ve  güvenliği,  ruh  tahareti ve  diğer  bir  çok  ulvi mevhibeden  mahrum bırakmış ve  kendini  bir  çok  çeşit  hastalık ve  müşkülata  bu cümleden  psikolojik  krizlere, depresyonlara, kimliksizliğe, kişiliksizliğe ve kalbi ölüme  maruz  bırakmış  olur. Bu  insanın kendisine   verdirebileceği en büyük zarar olabilir.


Buna  binaendir ki Yüce  Allah  şöyle  buyurmaktadır.  Heva  ve  hevesini  kendine ilah edinen ve  Allah’ın  bilerek  saptırdığı, kulağını ve  kalplerini mühürlediği ve  gözünün  üzerine perde  çektiği  kimseyi gördün mü? Artık  Allahtan başka  kim  onu hidayete erdirebilir.? Hala  öğüt  almazmısınız? „ Casiye 23


Ayeti  biraz  daha  açarsak,  şöyle  diyebiliriz. İnsan  kendi  heva ve  hevesine  uyup  nefsani  eğilimlerin  kulluğu ve  esareti  yüzünden   hakka,  doğruluğa, saadet ve  felaha   götüren  bir   seçim  yapma   kudretini  elden vermiş  olur.  Buna  karşılık  olarak, kendi  seçiminde  ilahi ve  değersel  prensiplere  bağlılık  gösteren  birey  ise kendisini  hakkın yoluna adayıp,  nefis  ile  dünyanın kayıt  ve  bağlarından azade  olarak  gerçek  insani hayatın   talibi  olur.


Bu  izahatla  hayat  ile   özgürlük arasındaki  irtibat   açıklık  kazanmış  oluyor. Çünkü  heva  ve  hevesten azade  olmak ve sapıklıktan  kurtulmak, insanın    asil  hayat  olan  manevi  hayat rotasında  seyretmesine  sebebiyet  verir. Nefsani  temayüllerden  özgürleşerek gerçek  manevi  özgürlüğü  elde  etmiş  olur. Buna   binaendir  ki  Resulü  Ekrem Şaban  ayının  son  Cuma   hutbesinde şu  beyanda   bulunmaktadır “ Ey  insanlar nefisleriniz amellerinizin  ipoteğindedir, Allah’tan   bağışlama  dileyerek  (  istiğfarda)  bulunarak  nefislerinizi  özgürlüğüne  kavuşturun.„    Bihar-ul Envar c 93. Bab 46. S 356  rivayet 25


Dolayısıyla  İslam  açısından  gerçek  özgürlük günahların  ağırlığından ve  bağından   kurtulup iman ve  ameli  salih  yolunda  adım atmaktaan  ibarettir. Gerçek  iman  sayesinde  insan  oğlu    Allah’ın dışındaki  tüm  kulluklar ve  köleliklerden  kurtulmuş  olup  gerçek  hürriyet ve  özgürlüğün  hazzını ve   zevkini  almış ve  tatmış  olur. Nitekim Emir-ul  Müminin  Ali ( a.s)   özgürlük  hakkında   ki  şu  veciz  cümlesini hayatta  bir  düstur edinmek  gerek.  ‘‘ Başkasına  kul  olma  Allah seni  özgür  yaratmıştır.“

 
Bu açıklamayla hayat  hakkı  ile  güvenlik arasındaki  irtibat ta  anlaşılmış  olur. Gerçek   emniyyet ve  güvenliği birey  için  oluşan  deruni  huzur ve  sükunette  aramak  gerek.  Bunun da  gereği güçlü ve  güvenilir     bir  dayanakla  irtibat  içerisinde  olmaktır.  İslam  dininde  bu  dayanak   Allah  olarak  tanımlanmaktadır. Eğer  insanlar   Rableri ve  yaratıcılarıyla  sağlıklı  bir   irtibat  kurabilseler. Bu  deruni  huzur ve  sükuneti tam  anlamıyla  yaşıyacaklardır.  Tabiki  İslam  biryesel  emniyyet ve  sukunetin  yanı  sıra  toplumsal  huzur ve  güvenliği de  büyük  bir  önem  atfetmektedir. Ekonomik,  siyasi, kültürel ve  sosyal  güvenliklerin tümü  toplumsal  güvenliğin aksamını  oluşturmaktadır. İslam ve  güvenlik  ile  ilgili   Cuma    hutbelerimizde  bu  konuyu   detaylı  bir  şekilde  ele  almıştık.

 
Sonuç   itibarıyla   İslam açısından    hayat  hakkı, özgürlük  hakkı ve  güvenlik  hakkı arasında hem   anlamsal ve  hem de içeriksel  olarak    köklü ve  derin  bir  irtibat  mevcut  bulunmaktadır. İşin  gerçeği  şudur  ki:   Manevi ve    hakiki bir  özgürlükle  ruhi  güvenlik ve  sükunet olmadan  insanlar  kendi asil  hayatlarından   istenilen  yararı  temin edemiyeceklerdir.  İlmi ve  irfani açıdan  gerçek  hayata  kavuşmak  için  insan  manevi  özgürlük  ve  ruhi   huzur ve  sükunete sahip  olmalı.  İnsan  hakları  evrensel  beyannamesinde    özgürlük ve   güvenliğin   manevi  boyutuna   yer  verilmemiştir.  Hem  özgürlük ve  hem de  güvenlik  hususu   humanist   bir  yaklaşımla  tanımlanmıştır.  Hayat  hakkı da    bu  yaklaşımla  el alınmıştır.

Vesselamu  aleykum wa  rahmatullahi wa  barakatuhu.




 

 

 

 

 


Yorum



Başkaları Görmesin
تصویر امنیتی :