Hamburg Islam Merkezi
Delicious facebook RSS ارسال به دوستان baskı Kaydet خروجی XML خروجی متنی خروجی PDF
Haber Kodu : 66297
Yayın Tarihi : 1/13/2015 5:54:17 PM
تعداد مشاهدات : 241

Tekfircilik ve Vahabiliğin Türkiye Serüveni

Bir önceki yazıda Tekfirciliği; “Tekfircilik vahdete, birlikteliğe ve ümmet olma düşüncesine karşıdır. Tekfircilik öteler, yalnızlaştırır, ayrıştırır ve sizi bir yere koymak ve orada mahkum etmek ister”, şeklinde tarif etmiştim. Buradan hareketle, bu sapkın anlayışın, “Tekfirciliğin” Türkiye’de ki serencamına dair birkaç şeyi yazmak ve şu an gelmiş olduğu durama az da olsa değinmek istiyorum

 
Yazar: Sadık Çelik


Allah’ın Adıyla…
 
Merkezi Mekke’de olan “Rabıtatu’l Alemi İslami”nin 19 Mayıs 1962 yılında Suud Kralı tarafından kurulduğu belirtilmektedir.

Bu teşkilatın kuruluş amacı ve misyonu, kendilerince doğru ve sahih İslam’ı(!), hurafelerden, yanlış fikirlerden, şefaat, tevessül, kabir ziyareti vs. her türlü şirk kabul ettikleri inanç ve düşüncelerden temizlemekti. Fakat bu çalışmaların amacının “Vahhabi” düşünceyi yaymak olduğu ortadaydı.

Bu doğrultuda Türkiye’de de kısa zaman içerisinde çalışmalara hız veren bu kuruluş, özellikle ilahiyat çevrelerine el attı. “Kur’an İslamı”, “Kur’an Müslümanlığı” türünden ne ifade edildiği anlaşılmayan nevzuhur anlayışlar türettiler. Bugün Diyanet ve ilahiyat çevrelerinde karşılaştığımız, ekranlarda arz-ı endam eden birçok profesör bu teşkilatın çalışmalarının ürünüdür aslında. Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk bunlardan bir kaçıdır.

Özellikle İbni Teymiye’nin kitaplarını tercüme ettiren bu teşkilat, İbni Teymiye ve Vahhabiliğin düşünce ve inanç yapısını tanıtan kitapları kısa zamanda Türkiye’de yaydılar.

1979 İran İslam Devriminden sonra bu teşkilat artık tüm mesaisini, enerjisini ve çok güçlü ekonomik kaynaklarını İslam devrimi ile Şii-Caferi inancı aleyhine yazı ve kitapları neşretmeye ve bunları Türkiye de dahil tüm İslam coğrafyasında yaymaya başladılar.
 
Bu teşkilatın ekonomik yapısı öylesine güçlü idi ki, Suud petrol gelirlerinden resmi anlamda pay ayrılıyordu.

 

TÜRKİYE’DE SÜNNİ GÖRÜNÜMLÜ TEKFİRCİLİK…
 
Bu teşkilat artık Türkiye’de Selefi ve Selefi düşünceye yakın cemaat ve kişileri destekledi. İran Devrimini etkisizleştirmek için öteden beri çekiştiği ve düşman ilan ettiği İhvan-ı Müslümin fikriyatını dahi Türkiye’de desteklemek durumunda kaldı.

Zira ABD’nin güdümünde olan Suud Kralının kurmuş olduğu bu teşkilatın asıl korktuğu İran İslam Devrimi ve onun sahip olduğu Şİİ inancıydı.

Artık o tarihten sonra Türkiye’de, Şii-Ehlibeyt inancını hedef alan tekfir eden, Kardavi, Haris Dari gibi kişilerin kitaplarını, kimi zaman kendi adları, kimi zaman müstear isimlerle tercüme ettirip, ücretsiz olarak her tarafta dağıtmaya başladılar.

Bu kişileri zaman zaman Türkiye’ye getirtip, kapı kapı dolaştırıp, konuşma ve paneller yaptırdılar.

Şiilerin, İmamlarını ilahlaştırdıkları, Kur’an’ı eksik kabul ettikleri, Hz. Ali’yi (a.s)peygamber ve peygamberden üstün kabul ettikleri yalanlarını yaymaya başladılar. Bu teşkilat, tevessül, şefaat, kabir ziyareti ve ölüye Kur’an okuma amellerinden dolayı Şia’yı hatta Şia gibi düşünen Sünni’leri dahi “ŞİRK” e düştükleri gerekçesi ile “MÜŞRİK” ilan ediyordu.

Fakat bu düşünce yapısı, “Sünni” bloğu “yutulması, dönüştürülmesi gereken” hedef kitle olarak seçtiği için Sünni düşünceyi direk hedef almıyordu. Sünni toplumda Şii’lik karşıtı olan cemaat ve yapılara gizli destek veriyordu. Fethullah Gülen yapılanması ile bir kısım tarikatlerin bu yapı tarafından desteklendiği bilinmektedir.

Kur’an’ı tek kaynak kabul eden, sünnetin tahrif olduğu düşüncesine inanan “Mealci” düşünce yine bu yapının çalışmalarının ürünü olarak Türkiye Müslüman’ları arasında yayılmaya başladı.
Dolayısıyla bu tekfirci ve Mealci akım, devlet dairelerinde çalışanları, askerlik yapanları, vergi verenleri, resmi yolla evlilik yapanları, çocuklarını devlet okuluna gönderenleri, hüviyet cüzdanı bulundurmayı, hatta resmi yollarla elektrik ve su kullanımını dahi ŞİRK kabul edip tekfir ettiler.


Hatta bu düşünce o kadar ileri gitti ki, ezan ve kaamette Peygamberin isminin dahi geçmesini, namazda, teşehhütte; “Esselamu aleyke ey yuhennebiyyu ve rahmetullahi ve berakatüh” demeyi, peygambere salat ve selam göndermeyi “ŞİRK“ kabul etme sapkınlığı içine düştüler.

Evet tekfircilik ruhi bir hastalıktır; tekfirci kendisi gibi inanmayan anne ve babasını dahi tekfir etmekten çekinmez ve onun her türlü hak ve hukukunu hiçe sayar; çünkü fanatiktir ve gözlerine perde inmiştir. Nur’dan ve nurun aydınlığından uzaklaşmıştır. Artık içinde bulunduğu karanlık dünyasında yol alamaz, yol alamadıkça hakka ulaşamaz ve sükunet bulamaz, sükunet bulamadıkça da saldırgan ve agresif olmaya başlar ve böylece devamlı haktan uzaklaşıp yıkıcı ve yakıcı olmaya devam eder durur.
 
Bunlara göre “Ümmet” olma, birliktelik ve kardeşlik kavramları son derece uzak ve telaffuz edilmeye layık olmayan kavramlarıdır.

Bu çalışmaların temelinde, Sünnilerin Şia’yı tekfir etmesi ve onlardan uzaklaşması ve Şii’lerin yalnızlaştırılıp mahkum edilmesi fikri yatıyordu muhakkak. Çünkü Emperyalizme, ABD’ye hizmet eden satılık Suud ve körfez rejimleri İslam’ın güçlü ve diri olmasını istemiyordu. Vahdet ve birliktelik düşüncesini kendi saltanat ve hegemonyaları için tehlike görüyorlardı. Böylece önce “Sünni” bloğu yutup sonra yalnız ve mahkum edilmiş “Şii” bloğu etkisizleştirmek istediler.

Dolayısıyla, tüm vahdet ve birliktelik çağrıları, mezhepler arasındaki ihtilafların kısmi de olsa giderilip, ortak paydalarda buluşulması düşüncesi, şiddetle bastırılıp yok edilmesi gereken “tehlikeli düşünceler” kabilindendir bunlar için.

Bu gün Türkiye’de, Suriye’deki karışıklığın neticesinde hız kazanan “Tekfirci” düşünce buralara dayanmaktadır. Bu çevreler öteden beri var olan çalışmaların semeresini Suriye hadiselerinde almak istediler.

Türkiye’de bu malum çevreler, Şii’lerin şirk ehli olduklarına dair yalan ve iftiralar yayarak, Cami yakmaya varan provakatif eylemlerin alt yapısını bir süredir hazırlanmaya çalışıyordu. Artık bu çevreler için Suriye süreci bu çalışmaların semerelerini almak için iyi bir fırsat olarak görülmekteydi ve hala bu minvalde “İfsat ve Fitne” çalışmalarına devam etmektedirler.

 

TÜRKİYE’DE Şİİ GÖRÜNÜMLÜ TEKFİRCİLİK…

İlk dönem İslam tarihinde, Allah ve Resulünün işaretlerinin aksine bir istikamette gelişen, İmamet-Hilafet meselesine ve Emevi’ler döneminde Ehlibeyt’in zulme ve haksızlığa maruz kalmasına ve haklarının zayi edilmesine istinaden, İslam dini, Sünni ve Şii anlayışları temelinde iki ana ekole ayrılmıştı.

Fakat Ehlibeyt uleması arasında, bu iki ekol arasındaki ayrılık noktalarını “TEKFİR” boyutuna taşıyan ne bir fetva ne bir görüş ve düşünce vuku bulmuş değildir.
 
Şii ulema İmamet meselesinde Ehlibeyt’in, hakkının yendiğini söylemekle birlikte, bunu Ehli Sünnet Müslümanlarını tekfir etme gerekçesi yapmamışlardır.
 
Şii düşüncenin içerisinde bazı kimseler Kur’an’dan ziyade Hadislere önem verdiler. Bu aşırı gruplar zamanla aşırı ve uç fikirleri dolayısıyla Ehlibeyt inanç ve düşüncesinin ana hatlarının dışına çıktılar.
 
“Gulat” diye tabir edilen bu kimseler ise aynı mantığa sahip olmakla birlikte, Allah, Peygamber, Hz. Ali ve Ehlibeyt İmamları hakkında ifradi görüşlere sahip bulunmaktadırlar.
 
Hz. Ali’nin(a.s) yaşadığı dönemde, İmam’ın maruz kalmış olduğu durumlara tepki olarak ortaya çıkan bu kimseleri İmam kınamış ve önlerini almış, yayılmalarının önüne geçmişti.

İslam Devrimi sonrasında İmam Humeyni’nin (R.A)de gayretleri ile hız kazanan “VAHDET” eksenli “Daru’t takrib Beynel Mezahib “ “MEZHEPLERİ YAKINLAŞTIRMA” çalışmalarına yine bu cenah itirazlarda bulunmuşlar ve bu tür çabaları BEYHUDE işlerden saymışlardı.

İslam coğrafyasında fitne ve çatışma isteyen, İslam devrimini zayıf düşürmek isteyen Emperyal güçler için bu cenah son derece cazip bir anlayışa sahipti.

 

İslam Devriminin ümmetçi-vahdetçi siyasetine karşı seslerini yükselten ve İran’da probleme dönüşen bu anlayışın sahipleri kısa zaman sonra Türkiye’de de çalışmaları görülmeye başlandı.
Daha çok Iğdır-Kars-Ağrı bölgelerinde yaşayan Şii nüfus arasında “Gulat” fikirleri yaymaya çalışan bu cenah zamanla Şii nüfusun olduğu her yerde faaliyet göstermeye başladı.

 
Yurt dışından yayın yapan İmam Hüseyin tv 1-2-3, Zehra tv, El mehdi tv, El Envar tv, Ebulfezl Abbas tv Zehra TV ve Zuhur TV kanalları ile birlikte İngiltere’den yayın yapan Fedek kanalı bu düşüncenin bilinen birkaç yayın organlarıdır.
 
Son zamanda İran’da yayın yasağı getirilen bu kanalların arkasında Ayetullah Sadık Şirazi ismini görmekteyiz.

Bu âlimin, İslam Cumhuriyeti’nin dış politikası, siyaseti ve vahdet düşüncesi ile ilgili çok sert, alaycı ve kınayıcı sözleri bulunmaktadır.

İngiltere’de “Fedek” kanalını kuran “Yasir el-Habib isimli şahıs Sadık Şirazi’nin kardeşi olan Ayetullah Mücteba Şirazi’nin damadıdır. Bu şahıs kendi kanalında Ehlisünnetin mukaddesatına, sahabelere ve Peygamberin eşlerine ve hatta İran İslam Cumhuriyetine, Rehberine ve saygın ulemaya karşı hakaretler yapmakta, saldırgan yayınlar yapmaktadır.

Bu Yasir el-Habip isimli şahıs, bir dönem Kuveyt’te tutuklanmış, fakat İngiliz hükümetinin baskısı sonucu serbest bıraktırılıp, İngiltere’ye getirilmiş ve burada kendisine Ehlibeyt’e hizmet(!) (Emperyalizme) etmesi için TV kanalı kurdurulmuştur.

 

ABD-İsrail misyonuna hizmet eden, İslam toplumu içerisinde fitne ve kargaşa çıkarmak isteyen bu cenahın inanç ve düşünceleri de artık hızla Türkiye içerisinde yayılmak istenmektedir. Kaynağı bilinmemekle birlikte geniş para kaynaklarına sahip olan bu kişiler, İst.-Halkalı’da ofis açıp faaliyet gösterecek kadar maddi imkanlara sahip bulunmaktadır. Bu ofisin başında Irak uyruklu, ismini henüz vermeyi uygun bulmadığım bir şahıs (C.M.) bulunmaktadır.

Bu şahıs İstanbul’da bir toplantıda Şii-Caferi gençlere, “âlimleriniz sizden gerçeği gizliyor ve Ehlibeyt’in başına gelenleri anlatmıyor” diyerek, Şii’ler arasında dahi fitne ve tefrika meydana getirmek istiyor.

Güya Ehlibeyt’in başından geçenleri gençlere anlatacak olan bu şahıs ve bu şahıs gibi düşünen yine bu cenahın kafa yapısına sahip bazı âlim kimseler, ihtilaflı meseleleri gündeme getirerek kendilerine taraftar toplamaya çalışmaktalar.

İslam toplumunda meydana gelecek her türlü çatışma ortamı ilk önce İslam düşmanlarının çıkar hanesine artı bir durum olarak yazılacaktır. Bu Sünni-Şii görünümlü tekfirci düşünceye karşı, Sünni ve Şii mutedil ve sorumluluk sahibi gerçek âlimler toptan mücadele etmeli ve bu akımın karşısında durmalıdır.

 

Bu yapı ve kişiler tarafından Türkiye’de ki Caferi-Ehlibeyt inancının gelmiş olduğu fikri ve kültürel kazanımlar tehlikeye atılmaktadır. İslam devriminin tüm kazanımlarını heba etmek isteyen ve kendisine “İslam Devrimini” zayıflatma ve ortadan kaldırma hedefi biçen bu cenahın Türkiye uzantılarına karşı, tüm Ehlibeyt alimleri, İslam devrimine inanan ve sahip çıkan tüm Müslümanlar uyanık olmalı ve bu yapılan sinsi ve zararlı faaliyetlere karşı bilinçli olmalıdır.
 
Ehlibeyt’i düşüncesini, Ehlibeyt ahlakını, Ehlibeyt inancını anlatmaktan ve temsil etmekten fersah fersah uzak olan bu düşünce yapısının, Sünni görünümlü tekfirci düşünce yapısından farkı yoktur. İkisi de İslam’a değil kendisine çağırır, ikisi de birleştirmek istemez ayrıştırır, ikisi de hidayet etmek istemez ortadan kaldırmak ister. Her ikisi de hakaret ve aşağılama dilini kullanır ve ahlaki normlar ile hareket etmezler.

Bu “Gulatçı” akımın Halkalı’da nasıl bir destek buldukları noktasında tam bir bilgi sahibi değiliz. Kendileri için dahi bir tehdit-tehlike olduğu ortada olan bu hareketlerden hoşnut olduklarını sanmıyoruz.

Bugün Türkiye’de yaşayan Şii-Caferi toplumunun inanç ve düşünce yapısını doğru ve sahih bir şekilde öğrenecek merkez ve yapılar mevcuttur. Bu merkezlerin başlıca sı olarak EHLADER adı altında faaliyet gösteren “Ehlibeyt Alimleri Derneği” gösterilebilir.

Bu merkez bu güne kadar, Ehlibeyt inanç ve düşünce yapısına, ahlakına uygun, vahdet ve birlikteliği hedef alan bir yaklaşım içerisinde çalışmalarını gerçekleştirmiş ve yine bu minvalde hareket ederek bu zararlı ve ifradi akımların önünü alması beklenmektedir.

Sonuç itibarı ile; Emperyal güçlerin hesabına ihtilaflardan beslenen, İslami vahdete zarar veren, fitne ve ayrılık tohumları ekmeye çalışan bu yapıların Ehlibeyt inancını temsile hak ve liyakatleri yoktur.

İster Sünni, isterse Şii olsun bu her iki kesim de İslam’a ve Müslümanlara zarar verecek inanç ve düşünce yapısı etrafında toplanmış bulunmaktadır. Biz bu iki kesiminde çalışma ve faaliyetlerini “fitne-ifsad” faaliyetler olarak görüyoruz ve onlardan teberri ediyoruz.
 
Şii ve Sünni, her iki kesimin de İslam’i vahdete uygun, İslam’ın ve Müslümanların salahına, maslahatına uygun inanç ve düşünceyi taşıyan âlimlerini referans alıyoruz ve onların etrafında toplanmayı tavsiye ediyoruz.

Selam ve Dua ile…

20 Eylül 2014 10:14


Yorum



Başkaları Görmesin
تصویر امنیتی :