Hamburg Islam Merkezi
Delicious facebook RSS ارسال به دوستان baskı Kaydet خروجی XML خروجی متنی خروجی PDF
Haber Kodu : 53712
Yayın Tarihi : 6/18/2014 3:32:37 PM
تعداد مشاهدات : 389

Hatip: Hamburg İslam Merkezi Başkanı Ayetullah Ramazani

İslamı Tanıma 117 (İslam ve Şeriat 11)

İslam şeriatında hukuki konular tüm ayrıntılarıyla dakik bir şekilde ele alınmıştır. Hatta namaz ve oruç gibi ibadi konuların da hikmet ve felsefesi açıklanmıştır. Bu vesileyle hem birey ve hem de toplum huzur ve güven kazanmaktadır

Hamd Alemlerin Yüce Rabbi olan Allah’a olsun. Bizi doğru yola hidayet eden odur. Eğer O’nun hidayeti olmasaydı doğru yola gelmiyecektik. Ona iman ediyoruz. Ona güveniyoruz, Ona tevekkül ediyoruz, Ona ibadet ediyor ve Ondan yardım ve medet talebinde bulunuyoruz. Salat ve selam ise kalblerimizin mahbubu, nefislerimizin  munisi, günahlarımızın şefaatçısı ve hastalıklarımızın tabibi sevgili Peygamberimiz Hatemul Enbiya,  Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed Mustafa ile risaletinin ve ilminin varisi ve sünnetinin muhafızı olan mutahhar Ehl-i Beyti ile   mucadele ve dava arakadaşlarından seçkin Ashabının üzerine olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi ise tüm müslümanların ve bilhassa burada hazır bulunan muhterem bacılar ve değerli kardeşlerin üzerine olsun.

 Başta kendi nefsim olmak üzere hepinizi İlahi takvaya, Allah’ın emirlerine sarılmaya ve yasaklarından ise kaçınmaya davet ediyorum. Takva en iyi azık  cennetin anahtarı ve cehennem  ateşine  karşı  ise  koruyucu  siperdir.

Geçen  haftaki  hutbemizde, İslam  şeriatının ayrıntılı  bir  şekilde haklar ve  sorumluluklar  konusunu  ele aldığını,  hatta  bireysel ve  toplumsal  hakların  çeliştiği  hususlarda  ne  yapılması, insanın hakkı ve  sorumluluğunun  ne  olduğu   ve  hangi  hakka  öncelik  verilmesi  gerektiğini  de detaylı  bir  şekilde  belirlemiş  olduğunu  söylemiştik.  Hak  dediğimizde  başkasının  uhdesinde  olan ve  kişinin  faydasını  berberinde  getiren  husus demektir. Teklif veya  sorumluluk  dediğimizde  ise  kişinin  uhdesinde  olan   ve  başkasına  fayda ve hak temin eden  husus  akla  gelmektedir. 

Dolayısıyla  herkesin  hakkıyla başkalarının  sorumluluğu  arasında  bir  munasebet ve  denge  mevcut  bulunmaktadır. Şu anlamda,  kişi  toplumdaki  yükümlülük ve  sorumluluk  oranında  hak  sahibi  olmaktadır. Ayrıca adalet ve  hikmetle  idare  edilen bir  toplumda  hak  ve  sorumluluk arasındaki irtibatın  tek  taraflı olmadığını söylemiştik.  Buna  binaen şu  sonuca  varmak  mümkün: Toplumun  her  bireyi  toplumun  diğer  bireylerine  karşı  hem  bir  takım  haklara  ve  hem de  yükümlülüklere sahiptir. Yani  kişi yanlızca  mükellef veya   hak sahibi  olamaz.  Tabiki  her  kesin  hakkının  topluma  ve  diğer  insanlara  karşı olan  sorumluluğu   nispetinde  olduğu  bir  gerçektir. Topluma ve  başkalarına  karşı  bir  yükümlülük hissetmeyen   ve  taşımayan  kişi  başkalarına  karşı bir  hak  iddiasında  bulunamaz. 

Tabiki  kişi  yükümlülüğü  yerine  getirebileceği  bir  güç ve  kuvvete  sahip  olduğunda  yükümlülük anlam  kazanır. Yoksa  kişinin güç  yettiremiyeceği  bir  yükümlülük hukuken bir  anlam  ifade  etmez. Yaşlı veya  hasta  olup  çalışma  gücü  olmayan, hayatta  bir  rol  ifa etmekten aciz  olan  insanların  bireyler  veya  topluma  karşı  bir  sorumluluğu ve  yükümlülüğü  söz  konusu  değildir.  Rahmet ve  şefkat  dini  olan  İslam’ın    bu grup  insanlar  için  de   kanun ve  kuralları    bulunmaktadır. İslam  öğretileri  bizden  bu grupta  yer  alan hasta veya  yaşlı   insanlara  karşı azami  saygı  göstermemizi  ve  hiç  kimsenin  onların  yaşam  hakkını görmezlikten  gelmemize  izin vermez.  Nitekim  konuyla  ilgili  olarak Allah Resulünün  hadislerinde  şöyle denilmektedir: “ Büyüklerinizi  onurlandırın ve  küçüklerinize mmerhamet edin” Bu   hadis,  toplumun  yaşlı  kesiminin  tüm  haklarının  muhafazası ve  korunması  yönünde  bir  tekidtir. 

İslam  şeriatında  hukuki  konular tüm  ayrıntılarıyla  dakik  bir  şekilde  ele  alınmıştır. Hatta   namaz ve  oruç  gibi  ibadi konuların da  hikmet ve  felsefesi  açıklanmıştır.  Bu vesileyle   hem  birey ve  hem de  toplum  huzur  ve   güven  kazanmaktadır.

Namaz ve  dua  gibi  ibadetler,   başta  ferdi olmak  üzere, toplumsal  olarak ta huzur  ve  asayışın  sağlanmasında hayati  bir rol ifa  etmektedir.  Bu  ibadetlerin  farz  kılınmış  olmasının   bir  sebebi de  söz konusu    etkileri  olabilir. Eğer insanlar  gerçek  anlamda  huzur ve  güveni  yakalamak ve salt  maddi  lezzetlerle  yetinmek  istemiyorlarsa, bunun  yolu vahyani  dini  öğretilere sarılmaktan  geçer. Dini  öğretiler, bu  deruni  asayış  ve  huzurun  nasıl  elde  edileceğini  bize  açıklamaktalar. Bunun  içindir  ki   Kur’anı  Kerim  namazın  eda edilmesi  hususunda  şöyle  buyurmaktadır: “Beni  anmak (hatırlamak) için namaz  kılın.”1 

Bir başka  ayeti  kerimede  ise  insanın  huzur ve deruni  emniyetinin   yegane  faktörünün ancak  Allah’ın zikri  olduğu  beyan buyurulmuştur. “ Bilinki  ancak Allah’ı anmakla  kalpler  güvene  kavuşur”2 Hatta insanın  tüm  sorumluluk ve mükellefiyetinin aslı  amacının  insanların kendi  ilahi  insani haklarına  kavuşmayı  hedeflediğini  söylemek  mümkündür.

Sözün  kısası  İslam  dini  gerçek   mutluluk ve  saadetin yolunun şeriatın emrine  sarılmakta olduğunu  beyan etmektedir. 

İlahi  yükümlülüklerin  tüm  yarar ve  çıkarının  insanlara yönelik  olduğunu da  unutmamak  gerek.  Dini  yükümlülüklerin  yerine  getirilip  getirilmemesinin  Allaha  bir   yarar  veya  zarar   dokundurmadığı gün ışığı gibi açıktır. O   Ğaniyi  mutlaktır  ve  hiç bir  mahlukata  ihtiyacı  yoktur.  O  Samedtir ve  her kes ona  muhtaçtır. Allah’ın  bize   belirlediği  yükümlülükler  aslında    bir  tabibin  hastası  için   yazmış  olduğu  reçeteye  benzer. Doktor  reçetesinin  faydası  hastayadır.  Ona  uymadığı  zamanda  hasta ve  bilvesile toplum   zarar  görür.3 İnsan Allah’ın emirlerine  uymadığında sıratı  mustakimden  uzaklaşır.  Yolu  kaybeder ve  kendisi  zarar  görür. Rahman  ve Rahim  olan Allah  kendi nimetini  insanlara tamamlamak, sevgi ve rahmetini  göstermek  için  peygamberleri  bir dizi  hidayet  programıyla  göndermiştir. Hedef  insanı  hem  dünya ve hem de ahirette   mutlu  ve  bahtiyar  kılmaktır.  Konuyla  ilgili  olarak  İmam  Ali  hazretleri  şöyle  buyurmaktadır:


Münezzeh  yaratıcı ve Mabutsun! Yarattıklarını güzel  imtihan etmek için bir  yurt  yarattın. Orada  bir  sofra  hazırladın: İçecekler,  yiyecekler, eşler, hizmetçiler, saraylar, ırmaklar, tarlalar  meyveler... Sonra  şu  sofraya davet eden bir davetçi  gönderdin.  Fakat ne  davetçiye icabet eden, ne rağbet ettirdiğine  rağbet eden ve  ne de  teşvik ettiğine muştak  olan  oldu. Yediklerinde  rezil rusva  oldukları  muradara yöneldiler ve  sevgisinde  birleştiler.”4

 

___________________________________________________________________________

1-Taha  2

2-Ra’d 28

3-Molla  Sadra Kur’anı Kerim Tefsiri c 2. S 49

4- Nehc-ul Belağe 109


Yorum



Başkaları Görmesin
تصویر امنیتی :